ANA SAYFA   “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapin, her isiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter. Gavs-i Sani Hz.”  


TASAVVUF NEDİR    
       

           Tasavvufun Kaynağı
   Tasavvuf, çoklarının Kur’an ve Sünnette ismini aramakla meşgul olup, aslından mahrum olduğu bir cevherdir. Aslı ve sıfatıyla tamamen nassların (âyet ve hadislerin) meyvesi olan gerçek tasavvuf, sırf bir kelime kargaşası yüzünden ihtilaf konusu olmuştur. Bazıları onu İslâmın dışında göstermeye çalışmış, bazıları ona hep endişeyle bakmış, bazıları da onunla hiç ilgilenmemiştir. İşin başında usül hatası yapanlar, ne yazık ki sonuçta doğruya isabetten mahrum olmuşlardır. Tasavvuf mürşidlerin ortaya koyduğu yeni bir din değildir; zaman içinde teşekkül etmiş bir terbiye okuludur. Her şeyi ile dinin hizmetindedir. Hedefi, takvaya ulaşmış kâmil insan yetiştirmektir. Ölçüsü Kur’ân ve Sünnettir. Sermayesi ilâhî muhabbettir. Meyvesi aşk ve edebtir.
   Fıkhî ictihatların hepsini doğrudan Kur’ân ve sünnette aramak doğru olmadığı gibi; tasavvufun bütün usül ve edeblerini âyet ve hadislerin açık beyanlarında aramak da isabetli değildir.
   Müctehidler fıkıh alanında ictihad yetkisine sahip oldukları gibi, kâmil mürşidler de ahlâk ve terbiye alanında ictihad yapmaya, yeni usüller belirlemeye ehildirler. Bunun kendine has usülleri vardır. Bu iş din adına olduğundan sevabı çok olduğu gibi, mesuliyeti de büyüktür.
   Bir şeyin Kur’an ve sünnette olup olmadığını araştırırken bir usül vardır. Bazen, ictihadla elde edilen sonuçlar, ilk anda âyet ve hadislerde mevcut olmayan hükümler gibi gözükebilir. Ancak ictihad incelendiğinde veya sahibi dinlendiğinde, bunun bir şekilde âyet veya hadislere dayandığı anlaşılır. Bütün İslâmi ilim dallarında durum budur.

Tasavvuf, nefsin terbiye edilip kalbin Allah’tan gayrısından temizlenmesi için Kitap ve Sünnet dairesinde gayret etmek, çalışmaktır.
Burada nefsin terbiyesinin, kalbin temizliğinin önemi yanında, bu işin İslâm’ın temiz akidesi, emir ve yasakları çerçevesinde yapılmasının önemini öncelikli olarak vurgulamak gerekir. Çünkü Allah Tealâ’nın İslâm’dan başka bir dini yoktur ve bu dinin dışındaki başka bir inançla nefse muhalefet etmek kişiyi hakikate ulaştırmaz. İslâmî ölçülerle kontrol edilmeyen nefis terbiyesi tasavvuf değil; şeyhi şeytan, akıbeti cehennem olan bir sapık yol olur. Bu sapıklıkla elde edilecek bazı olağandışı hallerin insanların gözünü boyamaktan öte hiçbir kıymeti yoktur. Bütün mesele kalbi Allah Tealâ’nın razı olduğu ahlâk ile selim bir hale kavuşturmak ve İslâm olarak yaşatmaktır.  

İmam Rabbanî k.s. hazretlerine göre tasavvuf üç şeyin temini içindir:
-Önce kalbi manevi hastalıklarından temizler.
-Kalp, emir âlemindendir ve aslen yüzü Allah’a dönüktür.
-Fakat dünya hayatına saplanarak kirlenmiş, ahlâkı bozularak ilâhi olan cevheri zarar görmüştür.

Bize şah damarımızdan yakın olan Allah Tealâ’yı unutup uzaklaşmış, birer hastalık olan kötü huylar edinmiştir.   Tasavvuf, kalbi Allah Tealâ’ya karşı cahilleştiren, onu karanlıkta bırakan bu durumdan kurtarmak için yapılacak olanın yolunu göstermiş, Ehl-i Sünnet sınırları içinde yöntemi belirlemiştir. Usulünce çalışılınca tasavvufun sağladığı ilk kazanç kalbin bütün hastalık ve dünyanın gereksiz ağırlıklarından kurtulması, kendi gerçek haline dönmesidir.  
İkinci olarak, kalp aslına dönünce şüphe ve vesveselerden arınmış sağlam bir imanla kişi Allah Tealâ’nın rızasını kazanmayı can u gönülden ister ve itikat, ibadet ve muamelâtıyla dinine dört elle sarılır, emirleri yerine getirip, yasaklardan sakınır.  
Üçüncü olarak, tasavvuf terbiyesi altında yetişmiş Müslüman için Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sünnetini ihya etmek büyük önem kazanır. Çünkü doğru yolun, dinin, dolayısıyla tasavvufun habercisi O’dur. İnsanları kurtuluşa götürecek olan yaşayış şeklini, hal ve davranışları yine O göstermiş, nasıl yapmamız gerektiği konusunda örnek olmuştur. O’nun elinden tutmadan, O’nun yolunu takip etmeden, O’nun duası ve şefaati olmadan tasavvuf terbiyesi mümkün değildir. O bütün mürşitlerin mürşidi, yol göstericilerin yol göstericisidir.  
Tasavvuf, kişiyi Peygamberine bağlı, O’nun bildirdiklerine sadık bir Müslüman yapmaya çalışırken, nefis, şeytan ve kötü insanlar da düşmanlıklarından geri kalmayacaklardır. Fakat tasavvuf terbiyesi zaten bu düşmanları alt ederek ilerlemeyi sağlamak içindir.   En önemli düşman da kişinin kendi nefsidir. Nefis aşırı isteklerle dünyaya yönelir, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarına karşı lâkayt ve tembel davranıp sadece kendi zevklerinin tatminini ister. Kalbi de aşağı çekmeye çalışır. Çünkü kalp melekleşmeye meyilli olduğundan nefsin istediği hayatla tamamen zıt hareket edip onu engeller.  

Kalp nefse teslim olmadığı sürece nefsin yapabileceği bir şey yoktur. Çünkü kalp insan varlığında en önemli yere sahiptir ve padişah hükmündedir. Bu padişahın hastalanıp yataklara düşmüş, kimseye söz geçiremeyip çevresine oyuncak olmuş hali içler acısıdır. Fakat insanın aklı kalbin yardımcısıdır. Eğer akıl insafla hareket eder, geçici dünyaya bağlanmanın, gerçek ve sonsuz hayat olan ahirete sırt dönmenin saçmalığını itiraf ederse, kalbe yardım etmiş olur.

Sofiliğin Görünen Yüzü
Sofilik Allah’a dost olma yoludur. Bu yola girenlerin Allah rızasından başka bir hedefi olamaz. Varsa, onlara sufi denmez. Sufi ve tasavvuf kelimelerini Kur’an ve Sünnet’te bulamadım diyerek bu güzel terbiye yolunu inkâra kalkanlar da biraz insaflı olmalıdır. Çünkü Kur’an, içinde kelime manalarını arayacağımız bir lugat veya ansiklopedi değildir. O, baştan sona bir hidayet ve ahlâk kitabıdır. Kur’an, şahıs veya grupların isimlerini değil, sıfatlarını anlatır. Sıfatı Allah dostlarının sıfatlarına uyanlar, dünyada hangi isimle çağrılırsa çağrılsın, ahirette “Ey Allah’ı sevenler, sevdiğinizin huzuruna gelin!” diye çağrılacakladır. Sıfatı kâfir veya münafıkların sıfatına uyanlar da, dünyada hangi forslu ve itibarlı ismi taşırsa taşısın, ahirete onlarla beraber olacaktır.

Bir gün bir genç geldi ve Ondan zinâ etmesine izin vermesini istedi. Huzurda bulunan sahabiler, onu susturmak istedilerse de, O, "bırakın yanıma gelsin" buyurdu.

Peygamberimiz (s.a), yanına gelen gence sırayla:

   "Bu kötülüğün anana, kızına, kız kardeşine, halana, teyzene yapılmasını ister misin?" diye sordu.

   Genç her defasında "Hayır, istemem" diye cevap veriyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a)de: "İnsanlar böyle bir kötülüğün kendi akrabalarına yapılmasını istemezler" buyurdu. Ve elini gencin göğsü üzerine koyarak "Allah’ım, bunun günahlarını affet, kalbini ve edeb yerini haramlardan koru" diye dua etti. Bu genç bir daha böyle bir kötülüğe dönüp bakmaz oldu. 

Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.
Sufi, zaten hedef olarak güzel kulluğu seçmiş insandır. Onun dünyada tek hedefi, Yüce Allah’ın rızasıdır. Sufi bu yolda yalnız da değildir. Önünde kâmil bir mürşidi, güzel bir rehberi vardır. Yanında, Allah yolunda el ele verdiği kardeşleri mevcuttur. Hepsi birbirlerini dua ve sevgi ile desteklemektedirler. Ayrıca üzerlerinde önceki silsilenin bereketi ve büyük velilerin duası vardır. Artık bu sufiler gerçekten nasıl olmaları gerekiyorsa öyle olmalıdır. Çünkü bütün insanlar onları beklemektedir

 

       
Hazırlayan : Bekir Aytaç
 

© Copyright 2017 | Sohbetleri Ve Kaynakları
««« www.fenafillah.com »»» sitesine aittir. Sohbet ve kaynaklar gerçek kaynaklardan kıyaslanmalıdır.
Gerçek kaynaklarının tespiti yapılmadan, sitemiz kaynak gösterilemez.