ANA SAYFA   “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapin, her isiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter. Gavs-i Sani Hz.”  


MÜRŞİD KİMDİR ?    
       

           

KÂMİL MÜRŞİD KİMDİR? GEREKLİMİDİR

Hicri ikinci asırdan itibaren dinî hayatta bir zayıflama gözükmeye başlandı. Yeni fetihler ve İslam’a yeni girenlerle İslamiyet geniş alanlara yayıldı. Bu durum çeşitli sıkıntıları da yanında getirdi. Dine yeni girenlere, onu hakkıyla anlatmak ve yaşatmak için âlimler ve salihler büyük çabalar harcadılar.

Akaid âlimleri, itikat konularına, fakihler ibadet konularına, muhaddisler hadisleri tespite, müfessirler Kur’an’ın tefsirine, dil âlimleri Arapçaya yönelip İslam’ın temel ilimlerini ihya etmeye ve insanlara ulaştırmaya çalıştılar ve Allah’ın izniyle bunda muvaffak da oldular. Bu arada arif, salih, veli, sufi ismiyle anılan Allah dostları da dinin edep, ahlak, kalp temizliği ve ilahi aşk yönüne yöneldiler; himmet ve gayretlerini bu alanda sarf ettiler. Bu arada, insanların fıtratlarına uygun terbiye metodları, ıslah usulleri geliştirdiler. Bu işte, Kur’an ve sünnet esaslarına dayandılar. Sahabe-i Kiram’ın uygulamalarını ve onları takip eden salihleri örnek aldılar. Dinin terbiyesini bizzat nefislerinde yaşayarak tattılar ve insanlara gösterdiler. İnsanların gönlüne hitap ettiler. Sohbet, muhabbet, vaaz, nasihat, tövbe, aşk, güzel ahlak, incelik, sadelik, cömertlik gibi güzelliklerle gönülleri fethettiler.

İşte bu maneviyat önderleri, hicri beşinci asırdan itibaren İslam âleminde görülen terbiye ocaklarını ve tasavvuf okullarını kurdular. Bu terbiye ocakları dini ihya hizmetini yürütmüş ve hâlen yürütmektedir.

Zâhirî ilimler nasıl konuşma, duyma ve yazı yoluyla bir nesilden diğerine aktarılıyorsa; hâl, maneviyat ve kalp ilmi denilen ihlâs, feyiz, sevgi, ilahi aşk, gözyaşı, edep ve güzel ahlaklar da, kalpten kalbe, gönülden gönüle aktarılarak ve bizzat yaşanarak günümüze kadar getirilmiştir. Kıyamete kadar da böyle gidecektir. Çünkü Kur’an, sünnet ve dinimize ait ilimler ilahi koruma altındadır. Allahu Teâlâ, rahmetiyle, her devirde bu dinin hem zahirî ilimlerini, hem de manevi ilimlerini öğrenecek, anlayacak ve başkalarına aktaracak kimseler yaratmıştır. Maneviyat ve ahlak ilmini, kâmil mürşidler taşımakta ve nasibi olanlara ulaştırmaktadır. Bu nimet, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimizin âlemlere rahmet olma mucizesinin bir devamıdır.

Necmeddin-i Kübrâ k.s. hazzretleri ise şöyle buyurmuştur: ‘’Tasavvuf yolu doğru yoldur. Üstelik yolların en yüce ve değerlisidir. Çünkü yollar gayesine göre değer kazanır. Tasavvuf yolunun gayesi ise Allah Teâlâ’yı tanımak ve Hz. Muhammed’in s.a.v. bildirdiği bütün hükümleri edeple uygulamaktır. Dolayısıyla bu yolda rehberlik eden kâmil mürşidler diğer yol gösterenlerin efendisi konumundadır. Zira kâmil mürşidler, Resûlullah s.a.v. Efendimiz’in ilminin varisleridir. Onlar Kur’an ve Sünnet’e göre amel eden kimselerdir. ‘’

Kıssa
S. Saki Hazretleri anlatıyor: Babam (Gavs-ı Sâni hazretleri) şöyle anlattı:
“Ben bu göreve gelince, bir rüya gördüm. Rüyamda, başımın üzerinde bir taht yapılıyordu. Tahtı yapanlara, ‘Bunu kim için yapıyorsunuz?’ diye sordum. ‘Hz. Resûlullah (s.a.v) için yapıyoruz, o gelip oturacak’ dediler.
Ben, ‘Ne kadar oturacak?’ diye sordum. Bana, ‘Bu kapıda sünnet-i seniyyeye uyulduğu sürece, Hz. Peygamber orada oturacak’ denildi. Biz de bütün gücümüzle sünnet-i seniyyeye uyarak Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) devamlı başımız üstünde oturmasına çalışacağız inşallah.”
Bu manevi emanet bu kapıda Kur’an, Sünnet ve âdapla kalacaktır. Bunun için hep Kur’an’a, Sünnet’e ve yolumuzun adabına sarılmamız gereklidir. Bugüne kadar böyle gelmiştir. İnşallah bundan sonra da böyle devam edecektir.

Gavs-ı Sanî k.s. “Sâdatlar, dini İslâm’ın içinden, en güzel takva üzere ne ise, adap olarak onu seçmişler” buyurmuştur.

Tasavvuf her şeyi ile dinin hizmetindedir. Hedefi, takvâya ulaşmış kâmil insan yetiştirmektir. Ölçüsü Kur’an ve Sünnettir. Sermayesi ilâhî muhabbettir. Meyvesi aşk, edeb ve muhabbet-i İlâhiyyedir.

Allah aşkını hedefleyen tasavvufu tanımak için tatmak gerekir. Nasıl bir tatlıya uzaktan bakmakla veya sırf tarifini okumakla tadı anlaşılamazsa, manevi halleri tatmak da ona ulaşmakla olur. Ulaşmak, yaklaşmakla başlar. Yaklaşmayan yabancı kalır. Yabancı kalan, o şeyin cahili olur. Bir kimse, hem cahil hem de edebi eksik olursa, onun iyi diye yaptığı çoğu şey bile yıkım ve fesat olur. En kötü cahil ise bildiğini zanneden, fakat gerçekte bilmeyendir. Edepli cahil, edepsiz okumuştan daha kârlıdır. Çünkü edepli olan, susmasını bilir. Susmakta pek çok hayır vardır. Fakat içinde edep olmayan sözde ve işte hiçbir hayır yoktur. Aksine zarar çoktur.

Kâmil mürşidi tanımak için, onunla aynı yolu, edebi, zikri, fikri, hizmeti, ibadeti sevgiyi bir derece paylaşmak gerekir. Mürşide teslim olmayan tabi olmaz. Tabi olmayan, onu lâyıkıyla tanıyamaz. Tanımayan sevmez. Sevmeyen bilmez. Bilmeyen onun hakkında şahitlik edemez. Onlar hakkında bilmeden konuşanlar, övseler de yerseler de haksızlık etmiş olurlar. İkisi de mürşidin hakkını zayi eder. Veliyi tanımadan kötüleyen kimse inkâra, metheden kimse ifrata düşer. İnkâr zulüm, ifrat ziyandır. İkisi de haramdır.

İmam Rabbani k.s. “Bir mürşit terbiyesine girmekten maksat, hakiki imana ulaşıp ilahi emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır”

Seyyid Abdulkadir Geylanî, Yunus Emre, Mevlana Celaleddin Rûmî, Hacı Bektaş-ı Veli, Şah-ı Naşıbend, İmam Rabbani, Mevlana Halid, Ahmed Rufâî ve diğer büyük zatlar (Allah hepsinin derecesini âli etsin ve kudsiyetini artırsın) bütün insanlığa ilahi aşkı yaşayarak göstermişler, nicelerini bu saadetle tanıştırmışlardır.

Menkıbe
Bir şâhid anlatıyor: Seyda Hazretleri İstanbul’daki hocalardan bahsederken Molla Sadreddin Yükselden bahsetti. Ben de, ‘’Çok yüksek âlim olduğunu söylüyorlar,’’ deyince: ‘’Evet, Hazretin tekkesinde yetişmiş, Şeyh Maşuk Hazretlerine yakın damat olmuş çok yüksek âlim, sen de ziyaretine git,’’ dedi.
İstanbul’a dönünce Molla Sadreddin Hoca Efendiyi ziyarete gittim. Sohbet esnasında:
‘’Efendim, dünyada çok yüksek âlimler var, aynı zamanda mürşid-i kâmiller var. Bu ikincilere ayni mürşid-i kâmillere hüsnü teveccüh ve etraflarında cemaat daha çok, bunun hikmeti nedir?’’ dedim. Cevaben:
‘’Ben meşhur bir âlimim, bugün Beyazıt meydanına çıksam arkamda elli kişi zor toplarım. Ama senin şeyhin Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri bir beldeden bir beldeye gitse, çevresinde yirmi-otuz bin insan toplanıyor. Bunun sebebi, hakikatte hidayete erdirici olan Allahü Teâlâ’dır, hidayet onun elindedir. Hz. Muhammed s.a.v.’e dahi: ‘’Yâ Habîbim! Sen istediğini hidayete getiremezsin,’’ buyurmuş. Şu halde, hidayet sahibi Allahü Teâlâ’dır. Yalnız Allahü Teâlâ bir kulunu severse ona hidayetten bir nusret, bir inayet verir. Allah kimin eline hidayeti verirse o irşad sahibi olur. İşte bu asırda senin şeyhinin eline hidayeti; Allahü Teâlâ koymuş, Resûlullah s.a.v. Efendimiz koymuş, bunun sırrı budur,’’ diye açıkladı.

Seyyid Muhammed Raşid k.s. hazretleri şöyle buyurmuş: ‘’Allah dostluğu nedir iyi bilenler, bu yolun ne kadar faydalı olduğunu çok iyi bilirler.‘’
Hz. Mevlânâ k.s şöyle buyurmuştur: "Kâmil bir mürşidin elini tutmak, Allah'ın kudret elidir."
Allah'ın kudret eli demek, Rabbü'l-âlemin'in gücü kuvveti ve azametine temsildir. Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) eli ise, insanlara uzanan bir ilâhî rahmettir. Bu el vasıtasıyla Allah Teâlâ, dilediğini diriltir veya öldürür. Peygamberler, kâmil mürşidler Allah'a hidayete sevkeden vesilelerdir. Rabbü’l-alemin'in insanlara özel ikramıdır.

Müridin kendisini şeyhe teslim etmesi, kendini Allah ve Resûlü'ne teslim etmesi demektir. Çünkü şeyh olan kimse Resûlullah s.a.v.'in halifesidir. Resûl/peygamber ise Allah'ın halifesidir. Şu halde şeyhin elini tutan, Resûlullah'ın elini tutmuş gibi olur. Allah'a teslim olmuş demektir. Müridler, şeyhlerin elini tutup tövbe/biat ederler, çünkü ashap da böyle yapmıştır. Resûlullah s.a.v. Efendimiz'e geçmiş hayatlarına tövbe ederek biat etmişlerdir. Müridin, mürşid elini tutması sünnet-i Resûlullahtır. Bunu bilmeyen tasavvuftan nasipsizler, 'Bu da nerden çıktı?' derler. Meşâyih/mürşid-i kâmiller, kavmi içinde enbiya gibidir. Müridin, şeyhin elini alması mübayaat/manevi alışveriştir.’’

Hucvirî k.s. şöyle demiştir: “Eğer tasavvufu inkâr edenler, sadece tasavvuf ve sûfi kelimesinin Kur’an’da bulunmadığını söylüyorlarsa bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu doğrudur. Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlakı inkâr ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlaklarını inkâr etmiş olurlar.”

Hz.Mevlânâ k.s. hazretleri şöyle buyurmuş: ‘’Kılavuzsuz yol gidene iki günlük yol, yüz yıllık yol olur.’’

Gavs-ı Sânî ks. ise: ‘’Bu zamanda insanlara yapılabilecek en büyük iyilik, tövbeyi tarif etmek ve bir mürşid-i kâmile yönlendirmektir. İnsanlara yapılacak en büyük iyilik budur.‘’

Menkıbe
Anlatıldığına göre bir gün seksen üç yaşında bir zat, Seyyid Muhammed Raşid hazretlerinin meclisine geldi. Oradakiler, bu zatın bazı söz ve davranışlarını beğenmeyip tenkit ettiler. Bu zat şöyle dedi:
Ben bu yaşıma kadar dinin hiçbir emrini yapmadım. Aşırı derecede sarhoş olduğum bir gün, dostlarım beni buraya getirmişler ve Seyda hazretlerinin k.s. elini öptürüp banyo yaptırdıktan sonra caminin altına yatırmışlardı. Sabah uyandığımda, bilmediğim bir çevre ve tanımadığım insanlarla karşılaştım. Seyda hazretlerini k.s. gördüğümde, bir nurun ayak parmaklarımdan girip bütün vücudumu kapladığını gördüm. Bu nur beni o halimden bu halime çevirdi. Ben şimdi on yedi günlüğüm.
Evet… Evliyanın nazarı cezbeyi doğurur. Cezbede ilâhî aşk ve muhabbeti meydana getirir. Bundan sonra o kişi, Allah’a yöneldi, dinini öğrendi ve dinini yaşayan biri haline geldi.

Ariflerde ilim amele, amel hikmete, hikmet marifete, marifet ilâhi muhabbete dönüşür. Kamil insan yeryüzünde Allahu Teâlâ’nın halifesi olduğundan, kendilerine, kullar ve kalpler üzerinde tasarruf yetkisi verilmiştir. Arifler Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin özel tecellilerine mazhar olmuşlardır. Bu sayede özel bir ilme, farklı bir kalbe, ayrı bir şahsiyete sahiptirler.

Müfessir Kad-ı Beydavî hazretleri şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ bazı kullarını diğer kullarını terbiye için halife seçmiştir. Aslında Yüce Allah’ın kendi işlerini gördürmek için bir halifeye ihtiyacı yoktur. Bunu sırf kullarına merhametinden yapmıştır. Çünkü her insan vasıtasız olarak ilahî feyzi alamaz, emirleri anlayamaz, kalbini manevi kirlerden arındıramaz. Kusur ve noksanlıkları buna mani olur. Bunun için bir vasıta gerekir.

İmam Şârânî k.s. şöyle buyurmuştur: “Kamil mürşidin tek gayesi vardır; o da şudur: Müritlerini güzel ahlak ile süsleyip, Allah ve Rasulünün huzurunda sevilecek bir olgunluğa ulaştırmaktır.”

Onları görenler ve candan sevenler, sanki Rasulullah (s.a.v) Efendimiz ile karşılaşmış ve tanışmış gibi huzur duyarlar. Onların meclisine girenler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v) saadetli yüzüne nazar etmiş gibi haz alırlar. Onların elinden tutanlar, Rasulullah Efendimizin (s.a.v) mübarek elinden tutmuş ve onu öpmüş gibi olurlar. Onlar her devirde ümmetin önünde edep önderi, takva imamı, irşat kutbu olmuştur.

Seyyid Abdulkâdir Geylânî (k.s), Seyyid Muhammed Bahâüddin Nakşıbend (k.s), Seyyid Ahmed Şehîd (k.s) Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî (k.s), Seyyid Muhammed Râşid el-Bilvânisî (k.s)... ve daha niceleri...

Bu büyükler gibi her devri süsleyen nice Muhammedî güller vardır. O güller, temiz gönüllere koku verirler. Onlar Yüce Allah’ın boyası ile boyanmışlardır. Onların gönlü ilâhi aşk ile doludur. O güllerin dallarından sevgi balları akar, hepsi dışa süzülmüş özdeki sevgiyi yayar.

Hz. Mevlana k.s. hazretleri diyor ya: ‘’Gül mevsimi geçince gül kokusunu nereden alacaksın? Şüphesiz gül suyundan!’’

 

       
Hazırlayan : Bekir Aytaç
 

© Copyright 2017 | Sohbetleri Ve Kaynakları
««« www.fenafillah.com »»» sitesine aittir. Sohbet ve kaynaklar gerçek kaynaklardan kıyaslanmalıdır.
Gerçek kaynaklarının tespiti yapılmadan, sitemiz kaynak gösterilemez.