ANA SAYFA   “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapin, her isiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter. Gavs-i Sani Hz.”  


MİRAÇ KANDİLİ  
       

Bismillahirrahmanirrahim,

“Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed'i) bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren Allah'ın şanı yücedir.
Hiç şüphesiz o, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Miraç, "yukarı çıkmak, yükselmek" anlamına gelir. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) göğe yükselerek Cenâb-ı Mevlâ'nın huzuruna kabul edildiği geceye Miraç gecesi denmiştir.

Hicretten önce, receb ayının yirmi yedinci gecesi, Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cebrail'in (a.s) refakatinde Mekke'den alınmış, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya götürülmüştür. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) burada birçok peygamberle görüşmüş ve onlara imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a.v) Mekke'den Kudüs'e götürülmesine, Kur'ân-ı Kerîm'de gece yürüyüşü anlamına gelen "isrâ" adı verilmiştir.

Birçok ilâhî sırrı, hikmet ve bereketi içinde toplayan bu gece, İsrâ sûresinin ilk âyetinde şöyle ifade edilmektedir:
"Kendisine bir kısım âyetlerini göstermek için kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i Harâm'dan çevresini bereketlendirdiği Mescid-i Aksâ"ya götüren Allah'ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir."

Aslında Resûlullah'ın (s.a.v) asıl yolculuğu bundan sonra başlamıştır ve yolculuk bundan sonra Miraç adını almıştır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), Miraçla hiçbir peygambere, insana ve meleğe nasip olmayan bir ikrama ve ilâhî yakınlığa kavuşmuştur. Kâinat sarayının sahibi yüce Allah, bu özel iltifatı ile hem habibi Hz. Muhammed'in gönlünü hoş etmiş hem de melekût âlemindeki melekleri ve diğer varlıkları onunla şereflendirmiştir. Allah Teâlâ kendisine ve ümmetine birçok ihsanda bulunmuştur. Ona cennet nimetlerini göstermiş, cehennem azabını müşahede ettirmiştir. Rahmet Peygamber'i (s.a.v) Allah'tan rahmetini ve ümmetini istemiştir.

Miraç, sevgilinin sevgiliye kavuştuğu gecedir. Kur'an anlatımıyla, Resülullah (s.a.v) Allah Teâlâ'ya iki yay arası, hatta daha yakın olmuş ve O'nu müşahede etmiştir. Yüce Allah mümin dostlarına cennette ikram edeceği cemâlini müşahede etme nimetini, Miraçta habibi Hz. Muhammed'e (s.a.v) ikram etmiştir. Miraç, ruh ve bedenle gerçekleşmiş bir mûcizedir. Bizim için mûcize, yüce Allah için kolay bir iştir.

Hüzünlü Günler

Mekke müşriklerinin üç yıldır Rasulullah’a, akrabalarına ve müslümanlara uyguladıkları o uğursuz boykot henüz bitmişti. Boykot süresince bütün malvarlığını müminlere dağıtan, her zaman Rasulullah’ı teselli eden, teslimiyet ve fedakârlık abidesi, müminlerin annesi, Hz. Hatice (r.a) vefat etmişti.

Müslümanlar, daha boykottan kurtulmanın sevincini hissedemeden bu vefat haberi ile sarsılmışlardı. Rasul-i Ekrem bağrına taş basarak annemizin kabrine indi ve İslam’a ilk önce girme şerefine nail olmuş yirmi beş yıllık hayat arkadaşının mübarek bedenini kendi elleriyle toprağa verdi.

Hz. Hatice validemizin ayrılığı üzerinden çok geçmemişti ki, bir gün Hz. Ali (r.a) Rasul-i Ekrem’in (s.a.v) yanına çıkageldi. Hasta yatağında ıstırap çekmekte olan yaşlı babası Ebu Talib’in yanından geliyordu. Verdiği haber çok acıydı. Efendimizin amcası Ebu Talib de vefat etmişti. Bu haberle, Efendimizin gönlü bir kat daha yaralandı ve mübarek gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı. “Şu ümmet üzerinde, bugünlerde toplanan iki musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Rasulullah’ın amcası Ebu Talib, iman etmemişti ama ölünceye kadar Efendimizin kolu-kanadı, müşriklere karşı savunucusu olmuştu. Bu haber, Efendimizin günlerce evinden dışarı çıkmamasına sebep oldu.

Müminler dayanılmaz işkencelerle yüz yüzeydi. İki Cihan Güneşi (s.a.v)’ın boğazı sıkılıyor, başına işkembeler konuyor, mübarek simasına tükürükler savuruluyordu. Bilmiyor ve anlamıyorlardı ki, o yüzde tecelli eden, Allah Tealâ’nın nuru idi. Efendimiz’in (s.a.v) mübarek kalbi kırık ve üzüntü içindeydi. Üst üste gelen bu felaketler karşısında herhangi bir insan olsaydı, kalbinin duruvermesi işten bile değildi. Fakat O, Allah tarafından destekleniyordu.

Bir süre sonra Rasulullah (s.a.v) bütün üzüntüsünü içine gömerek, çevre kabilelere İslam’ı anlatmaya çıktı. Bütün olumsuzluklara rağmen tebliğe devam etti. Yapılan hakaretler, iftira ve eziyetler, O’nu yolundan çevirmiyordu. Arada bir imana gelen kişiler, gönlüne su serpiyordu.

Gerçek sevgili olan Rabbu’l-Alemin, alemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini en güzel şekilde teselli edecek, O’nun gönlünü üzüntü içinde bırakmayacaktı.

Miraç Mucizesinin Meydana Gelişi

Nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir gece Kâbe-i şerif in hareminde Hacerülesved’in civarında, veya hatîm kısmında yat­mış uyuyordum. Ama kalbim uyanıktı. Cebrâil’in (a.s) geldiğini gördüm. Bana dedi ki: Kalk ey Allah’ın resûlü! Hak Teâlâ seni davet ediyor. Bunu işitince kalkıp abdest aldım. Dışarıya çıktım ve Burak’a bindim. Bu­rak, gözünün gördüğü mesafeye ayağını atıyordu. Beyt-i Mukaddes’e geldim. Bana namaz kılmam emredildi. Ben, ‘Hz. İbrahim imam olsun’ dedim. Hz. Cebrâil, ‘İmam olmaya sen daha layıksın’ dedi. Ondan sonra peygam­berlerin ruhlarına imam oldum, onlar bana uydular. İki rekât namaz kıldım. ” İmam Râzî ve İmam Şâfiî, “Miraç, Hz. Hatice’nin evinden başladı” derler.

Burak’ın Şekli ve Görünüşü

Kâinatın gözünün nuru Efendimiz aleyhi's-salâtü ve's-selâm büyük bir ihtişam ve görkemle Burak’a bindi. Sağında ve solunda Cebrâil ve Mîkâil gibi, nice yüz bin melek de dört tarafındaydı. Kâbe-i Muazzama matem elbisesini giydi ve, "Devlet ve izzet senin iki hızlı peykin (etrafında pervane) olsun. Nereye gidersen devletle git, izzetle git" sözleriyle nefesini süsleyip el kaldırarak dua ettiği esnada, Peygamber Efendimiz Beytülharâm'dan hareket etti ve bir anda Beytülmakdis'e ulaştı. Burakın dizginlerini büyük peygamberlerin bineklerini bağladıkları büyük kayanın halkalarına bağlayıp Mescid-i Aksâ'nın maksuresine girdi. Yukarıda bahsedilen büyük kayada hâlâ mevcut olan delikler bu iddiayı ispat eder.

Meşhur peygamberlerin ruhları karşılama için Mescid-i Aksâ içinde hazır beklemekteydiler. İnsanlığın efendisi Hz. Peygamber (s.a.v), vahiy mahfilinin hoş sesli okuyucusu Cibrîl-i Emîn'in işaretiyle mihraba yöneldi. Akl-ı selim sahibi o ruhlara imam olup iki rekât namaz kıldıktan sonra bahsi geçen büyük kayanın yanına döndü. Burada bir ucu kayaya konulmuş, diğer ucu dünyanın bulunduğu gök katının kubbesine yükselmiş, her bir basamağı kırmızı yakut, zümrüt taşı ve bembeyaz gümüşten yapılmış ve süslü bir biçimde kendini gösteren nurlu merdivenden ve sağlam direkli miraç yolundan Cibrîl-i Emîn refakatiyle yükseldi ve giderek göğün son katına dahil oldu. Hz. Cebrâil dünya göğünün kapısı olan Bâbülhafıza'yı çaldı. İçeriden "Kimdir o?" denmesiyle, "Büyük ulaktır" cevabını verince "Yanında kim vardır?" suali geldi. "Ümmetin hasta kalplerinin tabibi ve kıyamet gününün şefaatçisi olan Muhammed-i Arabî (s.a.v) vardır" cevabıyla varlığını belirttikten sonra Bâbülhafaza kapısının görevlisi kapıyı açtı, karşılama merasimini gerçekleştirerek büyük iltifatlara erişti.

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) daha sonra dünya semasından çıkarak yedi kat göğü geçerek her bir katta kadri yüce bir peygambere ve nice nice acayip şeylere rastladı. Melekût âlemine ulaşıncaya kadar gördüğü melekler, iltifat nazarıyla ona bakıyor ve Peygamber Efendimiz'in zatını memnuniyetle karşılayıp kabul ediyorlardı. İşte bu şekilde en yüksek gök katında insanoğlunun babası Hz. Âdem'le (a.s) ve ikinci katta Yahya ve İsa aleyhime's-selâmla, üçüncü katta Yusuf'la (a.s), dördüncü katta Idris'le (a.s), beşinci katta Harun'la (a.s), altıncı katta Musa ile (a.s), yedinci katta İbrahim'le (a.s) karşılaştı. Her biriyle selâm merasiminin icra edilmesine nail oldu. Semanın perdelerini geçerek sidretü'l-müntehâ makamına ulaştı.

Sidretü'l-müntehâ

Sidretü'l-müntehâ, boyu yüksek bir ağaçtır. Budakları pek çoktur. Dünya ağaçlıklarında benzeri yoktur. Meyvesinin şekli Hecrî testisi, yapraklarının görünüşü fil kulağı gibidir. Dört tarafı saf saf olmuş meleklerle dopdoludur. Gölgesinin genişliğinin tam yetmiş senede geçilmesi İmkânsızdır. Tepesi Hz. Cebrâil'e yüce bir makamdır.

Melekût âleminin misafiri Peygamber Efendimiz (s.a.v) sidretü'l-müntehâ ağacını çevreleyen, ikisi gizli yataktan, diğer ikisi de görünür yataktan akan dört büyük nehir gördü. Bu ırmakların bu şekilde akmalarının sebeb-i hikmetini Hz. Rûhulemîn'den sordu. O da içten akan iki nehrin cennetlere aktığını, yatağı görünenlerin Nil ve Fırat pınarı olduğunu cevap olarak arzetti. Daha sonra biri bal, diğeri şarap ve biri de sütle dolu üç ayrı kâse ortaya çıktı. Resûlullah Efendimiz bunlardan sütle dolu olanı içti. Cenâb-ı Cibril (a.s), "İslâm'ı daha da kuvvetlendirdin. Eğer şarap kadehine yönelseydin İslâm yoluna ayak basmış olan zayıf ümmet, dalâlet şarabıyla sarhoş olurdu. Ya da bal şerbetini içmiş olsaydın ümmetin sinekler gibi olup (Tembellik baldan tatlıdır) sözü gereğince Allah'ın emirlerine devam etmezler ve nehiylerinden sakınmazlardı. Allah'a hamdolsun ki süte iltifat ederek rahmete ermiş ümmetinin sonunu hayra götürmüş oldun" diyerek güzel bulduğunu gül suyu saçan sözleriyle belirtti.

Dekâiku'l-Ahbâr adlı güvenilir kitabın yazarı, sahih senetle şöyle nakleder:
Son peygamber Resûlullah Efendimiz (s.a.v), Miraç gecesi cennette gördüğü dört nehrin kaynağını Cebrâil'den (a.s) sormuş, o da, "Kevser havuzuna aktıklarını biliyorum; ama kaynaklarını bilmiyorum" diye cevap vermiştir. O arada tertemiz tabiatlı bir melek ortaya çıkıp, "Ey Muhammed, gözünü yum" dedi. Dediği gibi gözlerini yumup yine onun demesiyle gözlerini açınca büyük bir ağaç gölgesinde bina edilmiş dört köşe bir kubbe gördü. Bu kubbenin binası son derece beyaz inciden yapılmıştı ve kırmızı yakuttan bir kapısı vardı. Üzerinde altından bir kilit vurulmuş olduğundan kubbenin içine giremedi. Bahsi geçen melek burada yine görünüp "Yâ Resûlallah! Bu kilidin açılması besmele anahtarına bağlıdır" deyince bu anahtarla kilidi açarak kubbenin geniş iç alanına girdi. Dört tarafa göz atarak dört nehrin buradan doğduğu konusunda kesin bir bilgiye erişti. Sözü geçen melek burada yine kendini gösterip, "Yâ Resûlallah! Etrafına bir daha bak" dediği için ikinci kez yine kubbenin dört yanına dikkatle göz gezdirdi. Kubbenin direklerinde görülen gayet büyük bir besmele-i şerifeyi temaşa etmeye başladı. "Bismi" lafzındaki "mim" harfinin olduğu yerden su ırmağı, "Allah" lafzındaki "he" harfinin gözünden süt ırmağı, "Rahmân" kelimesindeki "mim" harfi çeşmesinden şarap ırmağı, "Rahîm" ismindeki "mim" harfinin gözünden bal ırmağı akıyordu. Dört ırmağın kaynağının besmele-i şerif olduğu meydana çıkınca gayb perdesinin gerisinden, "Yâ Muhammed! Her kim kalpten bismillahirrahmânirrahîm derse gördüğün o dört ırmaktan sulanmış olur" şeklinde hoş bir nida duydu.

Daha sonra yüce ufukların biricik süvarisi Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cebrâil ile cennet bahçelerine geçip firdevs âlemindeki acayip şeyleri gördüler. Hûriler ve gılmanların bulundukları yerde göz kuşunu uçurdular. Cehennemin basamaklarını yıldırım gibi geçerek âlemin yaratıcısı Allah Teâlâ'nın celâl ve cemâlini müşahede ettikten sonra sidretü'l-müntehânın gölgesine oturdular. Bir benzeri olmayan bu yer, Cebrail'in (a.s) veda ettiği yerdi ve, "Eğer bundan ileri geçersem helâk olacağım kesindir" şeklinde üzüntülü sözlerini söyleyerek orada durdu.

İşte bu acayip gecede Allah'ın herhangi bir sebebe ihtiyaç olmayan merhameti gereğince Cebrâil vasıtası olmaksızın son peygamber Resûl-i Ekrem'e (a.s) Bakara sûresinin sonu ihsan edildi. Yirmi dört saat içinde eda edilmek üzere rahmete ermiş Muhammed ümmetine elli vakit namazın edası farz kılındı. Hazret-i Allah ile Cenâb-ı Ahmed arasında anlatılması kalem havsalasından uzak mertebede bir naz ve niyaz gerçekleşti.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), dönüşü sırasında altıncı gök katının zebercet renkli tahtını süsleyip oturan Hz. Musa'ya rastladı. İlâhî ihsanlardan Muhammed ümmeti için elli vakit namazın farz kılındığını söyledi. Kelîmullah olan Hz. Musa (a.s), "Yâ Habîballah! İnsan tabiatını ben sizden önce tecrübe ettim. Benî İsrâil taifesi ise varlıkları gereği ağır ibadet yüküne tahammül edemediler. Sizin zatınıza mensup olan makbul ümmet bu ağır yükü nasıl taşıyabilir? Eğer namazın hafifletilmesini Allah katından isterseniz ümmetiniz hakkında büyük bir lutuf olur" dedi. Resûlullah yalvarma külfetini kabul edince söz konusu vakitlerin on vakti eksiltildi. Aynı şekilde Hz. Musa'nın uyarmasıyla namazı daha da hafifletmek için nice defa Allah'ın dergâhına müracaat etti. En sonunda beş vakitte namaz eda edilmesine müsaade edildi. Hz. Musa (a.s) bunun da hafifletilmesinde ısrar ettiyse de Peygamber Efendimiz, "Artık bu beş vaktin hafifletilmesini rica etmekten hayâ ederim" cevabını verdi.

 Nihayet bir gün ve gecede beş vakte kadar indirildi. Ben Musa’nın yanındayken Hak Celle ve Alâ’dan şu hitap erişti: Kullarıma farzımı sabit kıldım ve artık elli vakit yerine hafifleterek beş vakte indirdim. Yani kullarıma farz eyledim, bundan da hafiflet­tim. Zira ki önce elli vakit buyurdu, sonra lütfundan beş vakte indirdi. ” Bundaki sır şudur: Bir kişi hayra niyet etse onun defterine on sevap yazılır. Nitekim Hak Celle ve Alâ, bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

"Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır”

Bir kimse bir kötülüğe niyet etse, eğer işlerse bir günah yazılır, eğer işle­mezse bir şey yoktur ama gönlü perdelenir.

Namazın elli vakitten beş vakte indirilmesinde, peygamberler içinde Hz. Musa’nın (a.s) vasıta kılınmasının hikmeti sorulacak olursa cevabı şu­dur: Kâinatın efendisine, Cenâb-ı Hak ile konuşma şerefi bahşedildi. Bundan dolayı, ancak İlâhî kelâma mazhar olmuş bir kimsenin araya girmesi söz ko­nusu olabilir. Peygamberlerin içinde mazhar-ı kelâm, Musa’dır (a.s). Onun için o vasıta olmuştur.

Bazıları şöyle demiştir: önceleri, Hz. Musa’nın (a.s) ümmetine, elli vakit namaz farz kılınmıştı. Onlar bunu başaramadılar. Bu sebeple Hak Celle ve Alâ, ümmet-i Muhammed’e merhamet buyurup elli vakte bedel bu beş vakti farz kıldı.

Abdullah b. Abbas şöyle demiştir: Sidretü’l-müntehâ, yedinci kat gökten yukarıdadır. Ona “müntehâ” denilmesinin sebebi şudur: Yerden yükselen her şey varır, orada kalır. Yukarıdan inen şey de gene orada nihayet bulur. Bu yüz­den oraya müntehâ (son) ismi verilmiştir.

Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sidreye vardığımda bana üç şey verildi: Biri beş vakit namaz, İkincisi Bakara sûresinin son iki âyeti (Âmene’r-resûlü...), üçüncüsü de ümmetimin büyük günahlarının affedileceği. ”

Ondan sonra cennete vardım. Hz. Cebrâil şöyle dedi: Ey Allah’ın resûlü! Cenâb-ı Hak, zatını takdis eder ve şöyle buyurur:

“Subbûhun, kuddûsün rabbünâ ve rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh, sebekat rahmetî alâ gadabî” (Cenâb-ı Hak, noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sı­fatlarla muttasıftır. Bizim, meleklerin ve ruhun da Rabb’idir. Rahmetim gazabı­mı geçmiştir).

Gözünü Cemâlullah’a diken Allah Rasulü (s.a.v), vuslata erinceye kadar “seyr-i ilellah” durumunda iken Melekût Alemi’nin acaip hallerine hiç iltifat etmedi. Vuslattan sonra dönerken cennet ve diğer alemleri en ince detaylarıyla müşahede etti. Zira Melekût Alemi’ni müşahede etmek her ne kadar makbul ise de, Cemâlullah’a nisbetle hiçbir şey değildi. Kur’an-ı Kerim onun bu halini şöyle övmekte: “Muhammed’in gözü kaymadı ve kamaşmadı”,

et-Tahiyyatü’nün Sırrı

Peygamberimiz (s.a.v) gökleri, sidretü’l-müntehâyı ve cenneti geçti. Hz. Cebrâil şöyle dedi: Yâ Resûlallah! Ben buradan ileri geçe­mem. Geçersem arşın nuru beni yakar. Buradan ileri geçmeye senden başka kimseye izin verilmemiştir.

Bazıları, bu makamın cennet olduğunu; bazıları da arş olduğunu söyle­miştir. Doğrusu, ondan daha ileri, başka bir âlem yoktur.

Hz. Cebrâil işaret edip, “Rabb’ine selâm ver” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) de,
"et-Tahiyyatü lillâhi ve’s-salavâtü ve’t-tayyibât: Malla, bedenle ve dille ya­pılan bütün ibadetler Allah’a mahsustur” dedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

“Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühû” (Ey Peygamber! Allah’ın rahmet, bereket ve selâmı, senin üzerine olsun).

Peygamber Efendimiz, ümmetinin de bu selâmdan nasiplenmesini istedi­ği için şöyle karşılık verdiler:
“Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” (Selâm bize ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun).

Ondan sonra Hz. Cebrâil ve bütün melekler şöyle şehadet getirdiler:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû” (Allah’tan başka ibadete layık ilâh olmadığına ve Muhammed’in Al­lah’ın kulu ve resûlü olduğuna şehadet ederiz).”

Senden ancak ümmetimi istiyorum

Bu acayip ve mübarek gecede sessiz ve harfsiz (yani keyfiyetsiz olarak) cereyan eden naz ve niyaz konuşmalarının binde birini bile anlatmak mümkün değildir.

Nakledildiğine göre Server-i Kâinat Efendimiz göklere çıkınca, kalem, “Hz. Muhammed benimdir” dedi. Levh-i mahfûz, "Hz. Muhammed benimdir" dedi. Kürsî, "Hz. Muhammed benimdir” dedi. Cennet, “Hz. Muhammed benimdir” dedi. Bunun üzerine Hak Teâlâ şöyle buyurdu: Ey habibim! Arşı, kürsîyi, levhi, kalemi ve cenneti sana bağışladım.

Resûl-i Kibriya şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bunları istemiyorum. Senden an­cak ümmetimi istiyorum.”

Nakledildiğine göre Hak Teâlâ, “Ey habibim! Sen, yeryüzünde kimi yerine vekil bıraktın” diye sorduğunda, Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle karşılık verdiler: "Ebû Bekir'i vekil bıraktım.”

Nakledildiğine göre Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “Ey resûlüm ve ey habibim! Bana ne getirdin?”

Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle dedi: “İki şey getir­dim. Biri taat (kulluk) eksikliği, diğeri de cefa ve mâsiyet çokluğu ey Rabbim!”

Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “Taat eksikliğini rahmetimle bağışladım. Mâ­siyet ve cefa çokluğunu da senin hürmetine ve senin şefaatinle bağışladım. ”

Nakledildiğine göre Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Peygamber’e (s.a.v) şöyle demiştir: Cenâb-ı Hakk’ın,

“Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi"  buyurması ne demektir, yâ Resûlallah?

Resûl-i Kibriya Efendimiz şöyle buyurdu: Hak Celle ve Alâ, ümmetim hak­kında bana şu beş hususu ifade buyurdu:

1. Ben onlardan yarınki ameli istemezken, onlar benden yarının rızkını is­tiyorlar.
2. Ben onların rızıklarını başkasına vermiyorum, onlar niçin amellerini baş­kasına veriyorlar?
3. Onlar benim rızkımı yerken niçin benden başkasına şükrediyorlar? Bana hainlik edip başkalarına karşı niçin iyilik yapıyorlar?
4. Onlara şeref ve izzeti ancak ben veririm, onlar niçin bunu başkasından istiyorlar?
5. Cehennemi ben kâfirler için yarattım, onlar cehenneme girmek için uğ­raşıyorlar.

Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz miracını ruhaniyetle mi, bedenle mi yaptı?

Alimlerin bilhassa üzerinde durduğu husus, Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in miracının ruhaniyetle mi, bedenle mi olduğu hususudur. Mirac hadisesinin hem bedenle hem de ruhaniyetle birlikte olduğunun delillerini müfessirler şöyle açıklamışlardır:

“Ruhu’l-Beyan” tefsirinin izahına göre, ayet-i kerimede kullanılan “kul” kelimesinden maksat insanın bedeni ve ruhudur. Yani “kulunu götürdü” derken, Efendimiz’i (s.a.v) hem ruhuyla hem de bedeniyle götürdü demektir. Eğer Mirac hadisesi rüya yoluyla ve yalnız ruhla gerçekleşmiş olsaydı, uykuda herkesin böyle makamları görebilmesi mümkün olacağından, Kureyşliler bu hadiseye böylesine büyük itirazda bulunmazlar ve deliller istemezlerdi.

İkinci bir izah da Allah Tealâ’nın Hz. Peygamber (s.a.v)’i Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya Burak’la göndermiş olmasıdır. Burak bir binektir ve yolculuk yalnız ruhaniyetle olsaydı Burak gibi bir bineğe ihtiyaç kalmazdı.

Üçüncü delil şudur: Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme’den doğrudan semalara çıkmamış, önce Mescid-i Aksa’ya getirilmiş ve böylece bu dünya mekânı içerisinde maddi deliller gösterebilme imkanına sahip olmuştur. O zaman Mekke’de Mescid-i Aksa’ya gidip gelen Kureyşliler bulunmaktaydı ve Efendimiz’in orayı görüp görmediğini birtakım sualler sorarak kolayca öğrenebilirlerdi. En önemlisi ise, o günün şartlarına göre Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa arası bir aylık yoldu. Oysa Efendimiz (s.a.v) bu mesafeyi bir gecenin bir bölümünde katetmişti.

Kısaca, bütün müfessirler Mirac’ın “abd: kul” kelimesinin kullanılmasından dolayı ruh ve bedenle olduğunda ittifak etmişlerdir. “Namaz kılarken bir kulu men edeni gördün mü?”  ve “Allah’ın kulu O’na yalvarmaya (namaza) kalkınca…”   ayetlerinin de, abd/kul kelimesinde bedenle ruhun bir arada olduğunun delili olduğunu söylemişlerdir. Zira her iki ayet-i kerimede de namaz kılan kul, yani Hz. Peygamber (s.a.v), ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de mevcuttur.

Dünyada Allah'ı görmek mümkün değildir. Zira dünyada bu devletin zuhuruna liyakat bulunmamaktadır. Dünyada Allah'ı gördüğünü iddia eden kimse yalan söylemiş ve Allah'a iftirada bulunmuştur. Gördüğü herhangi bir şeyin Allah olduğunu iddia etme cüretini göstermiştir. Eğer bu dünyada Allah'ı görmek mümkün olsaydı Hz. Musa buna herkesten daha layıktı, fakat o da Allah'ı görememiştir. Peygamber Efendimiz her ne kadar bu devlete ermişse de o buna dünyada ermemiştir. Efendimiz Miraç gecesi Allah tarafından cennete girdirilmiş ve Cenâb-ı Allah'ı orada görmüştür. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz'in Allah'ı görmesi dünyada değil ahirette gerçekleşmiştir.

Miraçta Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Bahşedilenler

Bu gecede nice sırlara mazhar olan Rasulullah (s.a.v), vasıtasız olarak vahye muhatap oldu. Allah’ın birliğine inanan bütün Ümmet-i Muhammed’in günahkârlarının, günahlarının cezasını bir müddet çektikten sonra cennete gireceği müjdesi ile Bakara suresinin son iki ayetini getirdi. Bunların yanında Miraç’ta, şu emirler Efendimize bildirilmiştir:

1- Allah’tan başkasına kulluk etmemek,
2- Ana ve babaya iyi davranmak,
3- Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek,
4- Cimri ve müsrif olmamak,
5- Evladını yoksulluk korkusu ile öldürmemek,
6- Fuhuş ve zinaya yaklaşmamak,
7- Cana kıymamak,
8- Yetim malı yememek,
9- Ahdi (verilen sözü) yerine getirmek,
10- Ölçü ve tartıda hile yapmamak,
11- Hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmemek,
12- Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümemek, büyüklük taslamamak. (Bkz. İsra/22-39)

Rasul-i Ekrem (s.a.v) Sidre’ye indiğinde Cebrail’i (s.a.v) asıl şekli ile gördü. Cennete gideceklerin erişecekleri mutlulukları ve cehennemi hak edenlerin çekecekleri cezaları gördü.

Şehadet Kelimesinin Karşılığı

Nakledildiğine göre Resûl-i Zîşan Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular: Cennette bir memleket gördüm. İçinde yedi yüz bin şehir vardı. Her şehirde yedi yüz bin saray; her sarayda da yedi yüz bin oda vardı. Her odada yetmiş döşek, her döşek üzerinde bir huri oturur gördüm. Her huri, nurdan yetmiş kat elbise giy­miş, başlarında nurdan taçları vardır. Eğer onlardan biri, bu dünyaya bir defa nazar kılsa güneşin ve ayın parlaklığı kaybolurdu. Denizlere tükürüklerinden bir damla düşse acı sular tatlanırdı. Ben bunları görünce, hayretle,

“Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” “Bunlar, acaba hangi peygamberler içindir?” dedim.

Hak Sübhânehû ve Teâlâ şöyle buyurdu: Ey habibim! Daha bunlar gibi yüz binlercesi, müminler için hazırlanmıştır. Her kim, “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resülüh” derse bu nimetlere nail olur.

Nakledildiğine göre Seyyidü’l-mürselîn Efendimiz arşa varınca, sağ elini sol elinin üzerine bağlayarak Allah’tan dilekte bulundu.

Hak Teâlâ, “Ey habibim! Dile benden ne dilersen! Benden isteğin nedir?” buyurdu.

Peygamber Efendimiz, “Ey Rabbim! Senden ümmetime yakınlık isterim” buyurdu.

Cenâb-ı Hak, “İzzetim ve celalim hakkı için, ümmetine yakın olmayı ben de isterim. Kâfirleri cennete koymayacağım. Rahmetimi ve nimetlerimi müminler için hazırladım. Kim benim rızamı isterse dilini benim zikrimle meşgul etsin, bedeniyle bana ibadet etsin. Kulumun bana muhabbetinin alameti, benim sö­zümden başka söz işitmemesi, gönlünde benim sevgimden başka sevgi bulundurmamasıdır. Elinde (dilinde) tekbir, ayağında kıyam, gözünde yaş olsun. Eğer böyle olurlarsa onlara bütün âlemlerden daha yakın olurum” buyurdu.

Resûl-i Ekber Efendimiz (s.a.v), “Ey Rabbim! Ümmetim aciz ve zayıf kimselerdir, onlar bir şey yapamazlar, kerem ve lütuf ancak sen­dendir"' dedi.

Allah Teâlâ, “Ey habibim! Ben ‘erhamü’r-râhimîn’ (merhametlilerin en merhametlisi) olan hükümdarım. Kimsenin ibadetinin bana faydası dokunmaz, isyan edenlerin isyanlarından da bana bir zarar erişmez. Ey habibim! ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh’ diyen kişileri müjdele. Kim bunu derse rahmetimi ona bahşederim, rızam onun elbisesidir. Benim nimetlerim ve cemalim ebediyen onunladır” buyurdu.

Fahr-i Âlem Efendimiz (s.a.v), “İşte şimdi huzura kavuştum ve müsterih oldum. Gönlüm şimdi karar tutup razı oldu ey Rabbim” dedi.

Hak Teâlâ şöyle buyurdu:“Pek yakında Rabb’in sana verecek de hoşnut olacaksın”

Nakledildiğine göre Miraç gecesi Hak Teâlâ şöyle buyurdu: Ey habibim! Sen Bana, bütün peygamberlerden daha sevgilisin. Ümmetin de Benim katımda diğer ümmetlerden üstündür. Bundan dolayı, ibadetlerin tamamını bir ibadette topladım, adını “namaz” koydum ve onu ümmetine iba­det tayin ettim. Kim benim için namaz kılarsa bütün ibadetlerle bana kullukta bulunmuş olur.

Tevhid Kelimesinin Karşılığı

Hak Teâlâ şöyle buyurdu: Bir kişi abdest aldıktan sonra, bir kere,

“Lâ ilâhe illallah” dese, izzetim ve şanım hakkı için ben ona cennette, bu dünyanın on misli büyüklükte yer veririm.

Nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem, “kâbe kavseyn”e erişince o makamda büyük bir sandık gördü. Sandığın kilidi nurdan idi. Resûlullah Efendimiz (s.a.v), “Ey Rabbim! Bu sandıkta ne var? Anahtarı nerededir?” diye sordu.

Cenâb-ı Hak, “Onun anahtarı sendedir. ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah’ demendir. Söyle!” buyurdu.

Peygamber Efendimiz, “Ben, kelime-i tevhidi söyleyince sandık açıldı. O sandığın içinde uçsuz bucaksız bir deniz, denizin ortasında bir ağaç, ağacın dalında bir kuş ve kuşun ayağında bir zerre toprak olduğunu gördüm. Allah Teâlâ’ya,

‘Ey Rabbim! Bu deniz, bu ağaç, bu kuş ve bu kuşun ayağındaki toprak zerresi nedir?’ diye sordum” buyurdu. Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

Ey habibim! O deniz, rahmetimin denizidir ki onun ucu bucağı yoktur. Ağaç ise dünyadır. Ağacın dalındaki kuş, ümmetindir. Kuşun ayağındaki toprak zerresi ise ümmetinin işlediği günahlardır. Yani onların günahları rahmet deni­zinin yanında bir zerre topraktır, denize düşer, kaybolup gider. Ben merhamet edenlerin en merhametlisi olan erhamü’r-râhimîn hükümdarım.

Miraç’tan dönüş

Resûlullah Efendimiz (s.a.v) miraçtan dönünce yaşadıklarını ümmetine anlattı. Kureyş kâfirleriyse bu olaya inanmadılar. Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'nın şeklini sordular. Çünkü Hz. Peygamber'in daha önce orayı görmediğini biliyorlardı. Bu esnada Cebrâil (a.s) Mescid-i Aksâ'yı Resûlullah'ın (s.a.v) gözünün önüne getirdi. O da orayı olduğu gibi anlattı. Kâfirler, Peygamberimiz'in (s.a.v) cevabını yalanlayamadılar. Ancak inatlarından dolayı inkâra devam ettiler.

 Müminlere gelince, onlar can-ı gönülden Rasulullah’ın anlattıklarını kabul ettiler. Hatta Hz. Ebu Bekir (r.a) daha Efendimiz (s.a.v.) ile görüşmeden duyduğu Miraç mucizesi için, “Eğer Rasulullah söylüyorsa muhakkak doğrudur.” diyerek sadakatin zirve noktasını fiili olarak gösterdi.

Mü’minin miracı Namaz

Resülullah (s.a.v) o ulvî âlemden dönüşünde müminlere birçok hediye de getirmiştir. Bu hediyeler içinde en önemlileri şunlardır:  Şirk koşmayan her müslümanın cennete gireceği müjdesi, Bakara sûresinin son üç âyetindeki (Amene'r-resûlü) duların kabulü ve beş vakit namaz. Şu bir hakikat ki namaz müminin Miracıdır ve Allah Teâlâ ile buluşmaktır.

Peygamberimiz’in (s.a.v), Miraç’ta gerçekleşen Allah ile mülakatı hadisesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmaktadır. Bu sırra işaret için Peygamberimiz (s.a.v) “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur. Namaz, kulun günde beş defa Yaradan’ın huzuruna çıkması O’nunla buluşması, divanında durması ve O’nunla yüz yüze gelmesi demektir. Bu yüce divanda, arada hiçbir vasıta olmadan her türlü dilek ve ihtiyacını kul bizzat Allah’a arz eder, O’na sığınır, yalnızca O’ndan yardım diler. İmam-ı Gazali (rah) der ki, “Namaza başlayan kişi cenneti sağında, cehennemi solunda, Sırat’ı, ayaklarının altında, Allah’ın da (c.c) kendisine yönelmiş olduğunu düşünür.”

Böylece Namaz, dinin direği, imanın alameti, amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır. Namaz, kalbin nuru, gönüllerin sefası, takva ehlinin göz aydınlığı, müminlerin miracıdır. Bu sebeple her mümin namaza başladığında, namazın kendisinin miracı olduğunu, dolayısıyla yüce Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmelidir. “Kulun rabbine en yakın olduğu an secde halidir” buyuran Rasul-i Zişan Efendimiz (s.a.v) müminin miracını böyle izah etmektedir. Nitekim Allah (c.c) “…biz ona şah damarından daha yakınız”  buyurmuyor mu?

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraç’taki hediyelerden biri olan Bakara suresinin son iki ayetinin (Amenerresulü ile başlayan ayetler) kendisine arşın altındaki bir hazineden verildiğini ve onların daha önceki hiçbir peygambere verilmediğini söylerken bu ayette yapılan duaların Rabbimiz tarafından kabul edildiğini de müjdeler. Bu ayetlerin rahmet ve dua ayetleri olduğunu bildirir, her mümin tarafından öğrenilmesini ve yatsı namazından sonra okunmasını tavsiye eder. 

Allah’a (c.c.) Yolculuk: Seyr-u Süluk
Allah’ın huzuruna ve rızasına doğru yapılan manevi yolculuğa, tasavvuf diliyle “takarrub” (Allah’a yaklaşma), “seyr u süluk” (engelleri aşıp Allah’a gitme), “vuslat” (Allah’a kavuşma) denir. Böyle bir yolculuğu Allah Tealâ bizden istiyor. Şöyle ki:

Yüce Rabbimiz, “Hepiniz Allah’a koşun”  emrini vermiş ve: “Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadetinde hiç kimseyi ortak koşmasın”, “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette (bize kavuşturacak) yollarımıza ulaştırırız. Hiç şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.”  buyurmuştur.

Allah Tealâ, rıza ve sevgisine ancak peygamberine uyularak ulaşılacağını, başka yolların  ise ancak azaba götüreceğini de bildiriyor.

Bir kudsi hadiste de Yüce Allah: “Ben kuluma bana karşı kalbinde sakladığı inanç ve niyete göre muamele ederim. Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraber olurum. O beni gizlice içinde zikrederse, ben de onu hususi olarak zatımla zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ (el üzeriyle dirsek arasındaki mesafe) yaklaşırım. O bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” diyor.

Hiç şüphesiz Allah’a yaklaşma mekân ve yer ölçüleriyle değil, kalp ve ruhla olmakta. Ancak bu vuslat, hadiste maddi ölçülerle temsil edilerek anlatılıyor.

Hadis-i şeriflerde zikredilen Allah’a hicret etmek, nefsi terbiye edip haramlardan kaçınmak, kalbi zikirle diriltmek, Allah Tealâ’yı sevmek ve kalble onu görme derecesinde yüksek bir hale erişmek, hep bu manevi yolculuğun amelleri ve neticeleridir.

İşte başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u süluk” adı verilir. Buna “manevi sefer” de denir. Bu seferde, mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakinden ayne’l-yakin mertebesine, kötü huyları bırakıp iyi huylarla süslenmeye, gafletten zikre, kafir, gafil, fasık, hasta ve katılaşmış bir kalpten, uyanık, sağlam ve Allah ile huzur bulmuş bir kalbe geçiş yapılır.

Bütün mürşidler, bu yolculuğun ancak yolu bilen bir rehberle alınabileceğini söylemişlerdir. Bu rehberin, alim, arif, müttaki, kâmil ve Allah tarafından irşada ehil ve kendisine irşad izni verilmiş olması gibi şartlara sahip olması gerekiyor. Arifler, insanın kendi başına veya ehil olmayan birisiyle bu yolu katetmesinin imkansız denecek kadar zor olduğunu söylüyorlar. Bu, zor olduğu kadar tehlikelidir de.

Miraç Gecesini Nasıl İhya Etmeliyiz?

Miraç gecesi, ulvi bir gecedir. Bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah’a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz. Namaz kılmalı, Kur’an okumalı ve Allah’tan af ve bağışlanma dilemeliyiz. Ayrıca ailemize de bu gecenin anlam ve önemini öğretmeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım elimizi uzatmalıyız. Annemizi, babamızı ve büyüklerimizi ziyaret edip dualarını almalıyız. Ebediyete intikal etmiş olanlarımızı rahmetle anarak ruhlarını şad etmeliyiz. Dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.

Mümin mübarek kandil gecelerini birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah’a daha da yakın olmaya çalışmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.

Halife Ömer b. Abdülaziz (rh.a) Basra valisi Haccac’a gönderdiği bir mektupta şöyle demiştir: “Sana, senenin dört gecesini tavsiye ediyorum. Bu gecelerde Allah Teala’nın rahmeti sağanak halinde yağar: Recep ayının ilk gecesi (Regaip Kandili) ile yirmi yedinci gecesi (Miraç Kandili), Şaban ayının yarısındaki gece (Berat Kandili) ve Ramazan Bayramı gecesi (bayramın bir gün öncesinin akşamı).”,

Miraç Kandilinde Oruç

Ebu Hüreyre (r.a) Rasulullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Recep ayında bir gün ve gecesi vardır ki, her kim o günde oruç tutup gecesini ibadetle ihya ederse, yüz sene oruç tutmuş gibi sevap kazanır. Bu gece Recep’in bitimine üç gün kala olan gecedir (Miraç Kandili)”

Miraç Gecesi Kılınacak Namaz

Bu konuda rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: "Kim recebin bitiminden önceki son üçüncü gecede (27. gecesine rastgelen Miraç gecesi) her iki rek'atta bir selâm vererek on iki rek'at namaz kılar, ardından 100 kere, 'Sübhânellah ve'l-hamdülillâh vela ilâhe illallahü vallahü ekber' zikrini söyler, 100 kere istiğfarda bulunur, Resûlullah'a (s.a.v) 100 defa salavat getirir, sonra kendisi, dünyası ve âhireti için duada bulunur ve oruçlu olarak sabahlarsa Allah (c.c) onun duasını kabul eder. ",

Kıssa: Kanadı Kıkık Melek

Rivayet edildiğine göre bir gün Cibril (a.s) Nebi (s.a.v)’e gelerek şöyle dedi:
- Ey Allah’ın Rasulü! Gökte taht üzerinde bir melek gördüm, etrafında yetmiş bin melek saf halinde durmuş ona hizmet ediyorlardı. 0 meleğin her nefesinden Cenab-ı Hak (c.c) bir melek yaratmaktaydı. Fakat şimdi o meleği Kaf dağı üzerinde kanadı kırılmış ve ağlar durumda gördüm. Beni görünce dedi ki:

- Benim için şefaatçi olur musun?
- Suçun nedir?

- Miraç gecesi tahtımın üzerinde idim, Muhammed (s.a.v) bana uğradığında kalkıp onu karşılamadım. Allah Teala (c.c.) beni şu görmüş olduğun şekilde cezalandırdı!

Ben de o melek için Allah’a yalvarıp yakardım ve şefaatçi oldum. Bunun üzerine Cenab-ı Hak şöyle buyurdu:
- Ey Cebrail, ona söyle Muhammed (s.a.v) üzerine salat ve selam getirsin!

O melek sana salat ve selam getirdi. Allah Teala (c.c) da onu affederek kırık kanatlarını tekrar eski haline getirdi.
Rabbimize, bizleri Resulüllah (s.a.v) Efendimize ümmet eylediği için sonsuz hamd-ü senalar olsun. Rabbim kılacağımız namazları miraç şuuruyla ifa eylemeyi hepimize nasip etsin. Kendine yapmış olduğumuz seyr-ü sulükümüzü en güzel bir şekilde tamamlamamızı nasip etsin. Rabbim bizleri Peygamberimiz'in (s.a.v.) şeriat caddesi üzerinde istikametle rızıklandırsın. O şeriatı bizlere getiren Resûlullah Efendimize salât, selam ve tahiyyat olsun. Amin…

       
Hazırlayan : Bekir Aytaç
 

© Copyright 2017 | Sohbetleri Ve Kaynakları
««« www.fenafillah.com »»» sitesine aittir. Sohbet ve kaynaklar gerçek kaynaklardan kıyaslanmalıdır.
Gerçek kaynaklarının tespiti yapılmadan, sitemiz kaynak gösterilemez.