ANA SAYFA   “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapin, her isiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter. Gavs-i Sani Hz.”  


HELAL KAZANÇ  
       

           Allahü Teâlâ bir ayet-i celile şöyle buyurmuştur:

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
‘’Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz ve helal olanlarından yiyiniz. Eğer yalnız O’na kulluk ediyorsanız, Allah’a şükrediniz.‘’
Ayet-i kerimede görüldüğü gibi Allahü Teâlâ, salih amelden önce, helal yemeyi emretmiştir.

Bu konuda âlimlerin birisi şöyle demiştir: ‘’Amellerin temiz ve güzel olması, helal yemeğe bağlıdır. Kulun yiyeceği ne kadar helal olursa, ameli de o derece temiz ve faydalı olur.‘’

Hz. Peygamber (s.a.v) ise şöyle buyurmuştur:
“Helal olan şeyler bellidir; haram da bellidir. Bunların ikisi arasında şüpheli şeyler vardır; insanları çoğu onları bilmez. Kim bu şüpheli şeyleri terk ederse; dinini ve şerefini (kötülüklerden) temiz tutmuş olur. Kim, yasak bir bölgenin etrafında dolaşırsa, onun içine düşmesi yakındır. Her sultanın özel korumaya aldığı bir yasak bölgesi vardır; dikkatli olun, Allah’ın yeryüzündeki korumaya aldığı yasak bölgesi de haramlardır.”

Helâl, Kur'an ve Sünnet'in helâl kıldığı, dinin serbest ettiği, yapılmasını uygun gördüğü, izin verdiği, hakkında yasaklama veya kısıtlama bulunmayan şeylerdir. Mübah ve caiz gibi terimlerle ifade edilir; Helâli aramak farzdır. Mümin, helâl ve temiz olan şeyleri tüketmek zorundadır. Nitekim Allah Teâlâ, peygamberlere,
"Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, faydalı iş işleyin" buyurmuştur. Müminlere de, "Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan maddelerin helâl ve temiz olanından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o apaçık düşmanınızdır" diye buyurmuştur.

İlim ve hikmet, helâl lokmadan doğar. Takva ve marifet helâl lokmadan meydana gelir. İbadet ve taatin gücü helâl lokmadadır. Merhamet ve kalp inceliği helâl lokmanın ürünüdür.
Helâl lokma, manevî aşk ve muhabbeti meydana getirir. Şevk ve zevki artırır. Peygamberlerin ve velilerin yoluna götürür. Zikir ve fikre sevk eder. Öteki âleme teşvik eder. Tövbe ve istiğfarı hatırlatır.

Unutmamak gerekir ki helâl lokma ile Salih ameller arasında sıkı bir irtibat söz konusudur. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Kim kırk gün helâl lokma yerse Allah onun kalbini nurlandırır, kalbinden hikmet pınarları akıdır” buyrulmaktadır.
Abdül Vâhid b. Zeyd (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ’Midesini koruyan, dinini korumuştur.‘’

Haram ise, belli ve açık olan, hükmü kesin olarak bilinen ve müslümanlardan hiç birinin hakkında farklı düşünmediği yasak şeylerdir. Hayatında dinin hükümlerine göre hareket etmeyen, mübah ve helâli tercih etmeyen, takvanın gereklerine uymayan, muamelelerinde hileye başvuran, her fırsatta ihanet eden başkasına ait bir şeyi çalan veya gasp eden, başkasını aldatan bir kimse haram işlemiş olur. Ve bu yollarla elde ettiği kazancı da haram olur.

Cenab-ı Hak, bizi imtihan etmek için bazı şeyleri haram, bazılarını da helâl kılmıştır. Fakat helâl dairesini o kadar geniş tutmuştur ki harama girmeye ne ihtiyaç ne de mecburiyet vardır. Sonra haram daireyi mayınlı bölge gibi tehlikelerle doldurmuş, helâl daireyi de meyvelerle dolu güllük gülistanlık bir bahçeye döndürmüştür. Birçok emir ve yasağı da sırf bizim iyiliğimiz, dünya ve ahiret mutluluğumuz için koymuştur. Haramla beslenen bir vücut, dünyada haramı terk ederek tövbe suyu ile temizlenmezse ahirette cehennem ateşi ile temizlenecektir.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: "Haram ile beslenmiş bir vücut cennete giremez; ateş/cehennem onun için daha uygundur."

Gaflet ve isyan haram lokmadan meydana gelir. Gazap ve şehvet haram lokmanın ürünüdür. Haset ve kin haram lokmanın mahsulüdür. Bütün dert ve belaların sebebi haram lokmadır.
Haram lokma, aşk ve muhabbeti yok eder, dünya sevgisini meydana getirir, dünyaya düşkün kılar. Ahireti unutturur, ibadet şevkini yok eder. Zira iyilikler daima iyiliği, kötülükler de daima kötülüğü celp eder.

Sehl et-Tüsterî şöyle buyurmuştur: ‘’Haramdan yiyen kimsenin yedi azası da isyan eder. İster bilsin, ister bilmesin; haramdan yemeyi ister dilesin, isterse dilemesin, durum değişmez. Kimin yiyeceği helâlinden olursa, âzaları ona itâat eder ve o kimse hayırlar yapmaya muvaffak olur.‘’

Şüpheli ise, "Âlimlerin hakkında ihtilaf ettikleri ve görüş birliğinde olmadıkları şeylerdir." İşin iç yüzü karışık olup delillerin mana ve işareti kapalı olduğu için hükmü karışıktır; delili gizli olup açık değildir. Bunun için zahir ilim ehli ile vera' ve takva sahipleri onda ittifak etmemektedir. Haramdan ve harama yol açan vasıtalardan kaçmak gerektiği gibi, haram şüphesi taşıyan işlerden ve kazançlardan da uzak durmak gerekir.

Mide, yenilen ve içilen şeylerin toplandığı yerdir. Bu sebeple yenilen ve içilen her şeyin insanın maddi teşekkülünde ve manevi terakkisinde etkisi ve tesiri vardır. Hatta kişinin sülbünden meydana gelecek olan çocuklarına bile sirayet eder. Hatta bebek besmelesiz emzirilmemelidir. İmam Gazâlî hazretlerinin (rh.a) bu husustaki uyarısı mükemmeldir. Hazret şöyle diyor: “Haram yiyip içen bir kadının sütüyle beslenen bir çocuk, ileride kötü şeylere ve çirkin işlere meyleder. Bu sebeple çocuğu, ancak haram yemeyen Saliha bir kadın emzirmelidir. Zira haramdan hâsıl olan sütün bereketi olmaz ve ondan emzirdiği veya haram yedirdiği zaman çocuğun tabiatı o haramla münasebeti bulunan kötü şeylere yönelir. Çocuğun şirret olmasının kaynağı haram yemektir.”

 

Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de (k.s) haram yemekle ilgili görüşlerini şöyle açıklar:
“Eskiden haram yememeye dikkat edilirdi. İnsan haram mal yerse kendisinde gaflet meydana gelir. Hatta hamile bir kadın haram yese, yalnız kendi kalbini değil çocuğunun da kalbini zulmet kaplar. Eğer öyle olmasaydı, dünyaya gelen masum çocuk keşif ve keramet sahibi olarak doğardı… Bir evliya olarak dünyaya gelirdi. Analarının yediği haram lokma sebebiyle, kalplerini zulmet kaplamış olarak doldukları için daha doğar doğmaz zarara uğramaktadırlar.”

Kalp, vücudun pusulasıdır. Helâl lokma ile doğru yolu gösterir. Haram ile yanlış istikameti gösterir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) helâl, haram ve şüpheli şeylere dikkat çektikten sonra kalbe de dikkat çekiyor ve buyuruyor: “Dikkat edin! İnsan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur. Şayet o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalptir.”
Haram lokma neticesinde kalp bozulur. Kalp bozuldu mu, diğer organlar da bozulmaya mahkûmdur. Zira kalp beden ülkesinin sultanıdır, sultan gitti mi asker de gider, ülke de gider.

Gavs-ı Geylânî’nin (k.s) şu nasihati çok önemlidir;
“Ey evlat! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise varlığına can katar. Bir lokma vardır, kalbini karartır. Bir lokma vardır, derununa nurlar saçar. Bir lokma vardır, yiyince dünyaya dalarsın. Bir lokma vardır, yiyince bu âlemin ötesine geçersin. Ama bunlardan daha üstün bir lokma vardır ki onu yiyen dünyayı da ahreti de bırakır. İşte bu lokma seni tabiatın yaratıcısına ulaştırır. Haram yemek, seni dünya ile uğraştırır, hataları sevdirir. Mubah olan şeyleri yemek, kalbi ahiret âlemine iter ve taatle meşgul eder. Helâl yemek ise yaratana yaklaştırır.”

Önceki büyükler, yedikleri ve içtikleri şeylerin helâl ve temiz olması hususunda çok hassas ve titiz davranıyorlardı. Onlardan biri de Şah-ı Nakşibend hazretleri (k.s) idi. O, maişet ve geçimine bir çekirdek bile haram karıştırmazdı. Kendisinin ve aile efradının helâl yemesine çok dikkat ederdi. Şüphelendiği herhangi bir şey olursa ondan da uzak dururdu.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (k.s) “İbadet on kısımdır. Dokuzu helâl rızık aramaktır. Diğer kısmı Salih ameller ve ibadetlerdir” hadisini örnek alırdı. Bu sebeple nafakasını çalışarak temin ederdi, kendisi bizâtihi eker, biçerdi.

Emir Külal (k.s.) Hazretlerinin annesi şöyle anlatmıştır:
“Emir Kulal’e hamile iken, şüpheli bir lokma yesem, karın ağrısına tutulurdum. O lokmayı midemden geri çıkarmadıkça, karın ağrısından kurtulamazdım. Bu hal başımdan üç defa geçti. Sonra çok temiz ve hayırlı bir çocuğa hamile olduğumu anladım. Bunun üzerine yediğim lokmaların helalden olmasına çok dikkat edip, ihtiyatlı davrandım.”
Menkıbe
Bir keresinden müridlerinden biri, Şah-ı Nakşibend hazretlerine (k.s)
“Manevi hallerim kayboldu.” diyerek şikâyetini dile getirdi. Hazret, “Yediğin lokmaların helâl olup olmadığını araştır.” buyurdu.

Şah-ı Nakşibend hazretleri (k.s) Bir keresinde Gadyut denilen bir beldeye gitti. Orada sevenlerinden biri onlara yemek ikram etti. Hazret o yemekten yemedi ve şöyle buyurdu.
“Bu yemekleri pişiren kimse öfke halinde pişirmiş. Onun için biz bu yemeği yiyemeyiz.” Sonra şöyle devam etti:
“Bir yiyecek şayet gaflet içinde, öfkeyle veya kerahetle hazırlansa onda hayır ve bereket yoktur. Zira ona nefis ve şeytan karışmıştır. Böyle bir yemeği yiyen kimsede mutlaka bunun tesiri meydana gelir.” Kendisine,
“Namazda hudû ve huşû nasıl elde edilir?” diye sorulunca şöyle buyurdu:
“Huzurlu bir halde helâl lokma yiyin. Huzur ile abdest alın ve namaza başlarken iftitah tekbirini kimin huzuruna durduğunuzu bilerek ve düşünerek söyleyin.”
Menkıbe
İbrahim b. Ethem’e bir gençten bahsettiler.
Onun gece gündüz ibadet ve taat içinde olduğunu, sık sık vecde gelip kendinden geçtiğini söylediler. O da bu genci merak eti, yanına gitti, üç gün misafiri oldu. Genci anlatılanların çok daha ötesinde bir halde gördü. Gençteki halin şeytandan mı yoksa Haktan mı olduğunu anlamak istedi. Onun yediğine baktı, lokmaları helalden değildi. “Allahu Ekber, bu haller hep şeytandan kaynaklanıyor” deyip, genci evine davet etti. Ona kendi temiz ve helal yiyeceklerinden yedirdi. Gencin hali değişti, o cezbe halleri gitti, gayreti kalmadı. Genç bu hale şaşırdı. İbrahim b. Ethem’e: “Sen bana ne yaptın?” diye sordu. Hazret:
“Senin yediklerin helal değildi. Yediklerinle birlikte şeytan da midene giriyordu. Üzerindeki haller şeytandan kaynaklanıyordu. Helal yiyince, içine şeytan giremedi. Asıl ve doğru halin şimdi ortaya çıktı.” dedi.
Bu manada, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Biz, bir harama düşeriz korkusu ile yetmiş tane helali terk ederdik.”
Dua, Allah’a yalvarıştır, yakarıştır. Bu da ancak helâl lokma ile olur. Haram yiyen bir kimsenin duası kabul olmaz.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurur:
“Bir kimse Allah yolunda uzun süre yolculuk yapar; saçı başı toz toprak içinde kalır. Sonra ellerini semaya kaldırır, ‘Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!’ diye yalvarmaya başlar. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve bütünüyle haramla büyümüş! Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!”

Ahiret için amel yapan kimseye Allah Teâlâ hem dünyayı hem de ahreti ihsan eder. Dünya için amel yapan, sadece dünya için çalışan kimseye de dünyadan dilediği kadar verir, fakat o amelin ahirette hiçbir faydası görülmez.
Çalışan bir mümin, bu işi Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle yaparsa sevap kazanır. Gavs-ı Sâni hazretleri (k.s) niyete çok önem veriyor ve şöyle diyordu:
“Bir insan sabahleyin kalkıp güzelce bir abdest alsa ve işine giderken de, ‘Yâ Rabbi! Sen Rezzâk-ı mutlaksın/ bütün yarattıklarının rızkını mutlaka verirsin. Çalışsak da çalışmasak da rızkımızı verirsin. Fakat rızık aramayı, çalışmayı sen emretmişsin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya gidiyoruz’ diye niyet etse ve bu niyetle işine başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nâfile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmesi yeterlidir.”

Bir diğer sohbetinde ise şöyle buyurdu: “Niyetiniz Allah için olsun. Hep güzel niyet kurun. Niyeti güzel olanın işi güzel olur, güzel netice alır. Hem kulun niyetini Allah bilsin yeter.”

İslâm’da çalışma ve helâl kazanç, tıpkı ilim gibi farz telakki edilmiş, kişinin kimseye muhtaç olmadan hayatını sürdürebilmesi, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek maksadıyla meşru yolda çalışıp kazanması ibadet kabul edilmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte:
“Kim ailesi için helâlinden rızık aramak için çalışırsa, o kimseye Allah yolunda cihad eden kimse gibidir. Kim dünyada, iffet içinde yaşamak için helâl rızık ararsa ölünce şehidlerin derecesinde olur” buyrulmuştur.

Helâli aramak cihad, onu başkasına yedirmek iyilik, helâl kazanmak için yardımlaşmak takva, helâl lokma yemek ibadettir. Ayrıca haramı terk etmek vâciptir. Şüphelileri terk etmek sünnettir. Buna takva denir. Zühd, helâlin azıyla kanaat etmektir. Vera’da, mubahları ihtiyaç miktarı kullanmaktır.

Esas mesele para kazanmak değil, helâl kazanmaktır. Bu uğurda kendisinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını gidermek ve kimseye muhtaç olmamak en büyük cihaddır. Hatta birçok ibadetten daha sevaptır.

Allah Resûlü (s.a.v), şöyle buyurmuştur: “İslâm’ın farz olan temel ilimlerini öğrendikten sonra, rızkını helâlinden kazanmak da farzdır.”
Evet, bilmeyen için ilim farz olduğu gibi, yemek için de helâl kazanç farzdır. Sonra farzlara ait birtakım ilim ve hükümler vardır. Kim, bu farzın ilimlerini tam olarak bilmez ve hükümlerini yerine getirmezse sanki onları hiç bilmemiş gibi olur. Hz. Ömer (r.a), çarşı pazar yerlerini dolaşır ve oradakilere,
“Buralarda ancak fıkıh hükümlerini iyi bilenler ticaret yapsınlar; yoksa bilmeden faiz yer, harama düşerler” derdi.
“Cemaatle namaz kılmanın sünnet, rızkı helâlinden kazanmanın farz olduğunun farkında mısınız?”

Menkıbe
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir sabah ashabı ile oturup sohbet ediyordu. O sırada kuvvetli bir genç erkenden iş yerine doğru geçti. Ashaptan bazıları,
“Şu gence yazık! Keşke gençliğini ve gücünü Allah yolunda değerlendirseydi. Erkenden dünyalık kazanmaya gideceğine, buraya gelip birkaç şey öğrenseydi” deyince, Resûlullah (s.a.v.), “Öyle demeyin! Şayet bu genç kimseye muhtaç olmamak, anne babasının, çoluk çocuğunun ihtiyaçlarını temin etmek için gidiyorsa bu kişi Allah yolundadır ve attığı her adımı da ibadet sayılır. Fakat bu kişi insanlara karşı övünmek, fazla mal biriktirmek ve sırf keyif sürmek için çalışıyorsa şeytanla beraber ve şeytanın yolundadır” buyurdu.

Nitekim bir hadis-i şerifte, “Kim nefisin dilencilikten korumak, çoluk çocuğunun nafakasını temin etmek ve fakir komşularına yardım etmek için helâlinden kazanırsa o kimse kıyamet yolunda Allah’ın huzuruna yüzü ayın on dördü gibi parıl parıl parladığı halde varır” buyrulmuştur.

Hz. Resûlulllah (s.a.v), insanları çalışmaya sevk eder ve dilenmekten sakındırarak şöyle derdi:
“Sizden birinin baltasını ve ipini alarak dağa çıkması ve oradan odun taşıyarak satıp parasıyla geçinmesi ve sadaka olarak vermesi, versinler veya vermesinler, insanlardan bir şeyler dilenmesinden daha hayırlıdır.”

Lokman Hekim’in hikmetleri arasında oğluna şunları söylediği yer alır;
“Ey oğul! Helâl kazanç ile yoksulluktan korun. Yoksul düşen kimse üç musibetle karşılaşır: Birincisi, din zayıflığıdır. Çünkü fakirlik insanı kötülüğe sürükler. İkincisi, akıl zayıflığıdır. Çünkü ihtiyaç düşüncesi insanı şaşırtır. Üçüncüsü, mürüvveti ve insanlığı kaybolur.”    

 

 

Menkıbe
İmam Evzaî (rh.a), bir gün İbrahim b. Edhem (k.s) ile karşılaştı. İbrahim b. Edhem (k.s) omzunda bir miktar odun taşıyordu. Bu hali gören Evzaî (rh.a) ona,
“Yâ İbrahim! Bu yaptığın nedir? Dostların senin ihtiyacını temin ederler.” deyince, İbrahim b. Edhem (k.s), “Yâ Ebû Amr! Böyle söyleme. Zira helâl kazanç uğrunda zorluklara katlanan kimseye cennet vâcib olur, diye duyduğum için, kendi nafakamı kendim temine çalışırım.”dedi.
Vakıflardaki vazifeli kardeşlerimizde helal ve haram noktasında azami derecede hassasiyet göstermelidirler. Ticari faaliyetlerde, kermeslerde v.b etkinliklerde helal ve haram dengesi kurulmalı bu vebalden titizlikle kaçınılmalıdır. 

Bu hususta Gavs-i Sânî (k.s.) hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
 “Gavs Hz. yemin etti, “Bizim evimize haram girmemiş, Seyda Hz. de “Bizim evimize haram girmemiş” dedi. Biz de diyoruz ki, bizim evimize haram girmemiştir. Sizler de bizim işimizde çalışıyorsunuz, dikkat edin. Bu mala haram karıştırmayın. Dikkat etmezseniz siz vebaldesiniz. Helal kazanmak başlı başına bir ibadettir.”

Rızıklar, ezelde takdir ve tayin edilmiştir. Hatta üzerlerine kime ait oldukları yazılmıştır. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise rızka sebep olarak takdir olunduğu kadar netice verir. Zira Allah Teâlâ önce rızıkları, sonra da canlıları yaratmıştır. Rızık, insanın ana karnında teşekkülü ile başlar ve ecele kadar devam eder. Ecel, bir manada dünyaya ait rızkın bitim noktasıdır. Hz. Peygamber (s.a.v), buna işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Bir nefis, kendisine ait rızkı tamamlamadan ölmez. Öyleyse Allah’tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan talep edin; helâl yoldan alın, haram olanı bırakın!”

Evet, Allah Teâlâ rızka kefildir, ama çalışmayı da O emretmiştir. Rızkın gelmesine çalışıp gayret etmeyi sebep kılmıştır. İslâm, insanın önüne rızık kapılarını çalışmak anahtarıyla açmıştır. Müslüman dünyası ve ahreti için çalışmak zorundadır. Şerefli bir surette çalışıp düzgün ve olgun bir hayat geçirmek boynunun borcudur.

Helâl ve meşru işlerde çalışmalı, helâlinden kazanmalı, haram gıdalarla beslenmemeli ve çoluk çocuğa da haram yedirmekten sakınmalıdır. Bu husus, hem ibadetlerimizin kabulü hem de sosyal hayatımızın güven ve huzuru için önemli ve gereklidir.

Kısacası, Lokma tohumdur, mide topraktır, ameller de mahsullerdir. Mide toprağına hangi tohum atılırsa onun mahsulü alınır. Eğer mide toprağına helâl lokma atılırsa ondan hayırlı ve güzel meyveler çıkar. Şayet haram lokma atılırsa ondan da çirkin ve kötü mahsuller çıkar. Buğday eken onu alır, arpa eken de arpa alır. Hiç buğday ekip de arpa alan görülmemiştir. Toprağa atılan tohum, tatlı bir meyve ağacının tohumu ise vereceği mahsulün meyvesi de tatlı ve güzel olur. Eğer o tohum acı veya zehirli bir ağacın tohumu ise onun mahsulü de acı olur, zehirli olur.

            Allahü Teâlâ, sadatların himmet ve bereketiyle, temiz tohumlarla, mide toprağından, ömür tarlasında hayırlı mahsuller almayı ve ilâhi rızayı kazanmayı bizlere nasip eylesin inşallah. Âmin.

 

       
Hazırlayan : Bekir Aytaç
 

© Copyright 2017 | Sohbetleri Ve Kaynakları
««« www.fenafillah.com »»» sitesine aittir. Sohbet ve kaynaklar gerçek kaynaklardan kıyaslanmalıdır.
Gerçek kaynaklarının tespiti yapılmadan, sitemiz kaynak gösterilemez.