ANA SAYFA   “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapin, her isiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter. Gavs-i Sani Hz.”  


AMELLERİ ZAYİ EDEN DURUMLAR
       

           Her müminin sakınması gereken durumlar:

1. Gizli şirk: Riya, gösteriş
2. Nifak. Nifak iki çeşittir. Birisi itikatta olur. Bu küfürdür. Diğeri ameldedir, bu münafıkların ahlakını taşımaktır.
3. Allah’tan gayri varlıklara yüce Allah’a mahsus sıfatları vermek.
4. Sebeplere takılıp asıl müsebbibi unutmak ve sebepleri ilah yerine koymak.
5. Sevgi ve korkuda haddi aşmak; para, dünya ve makam gibi adi sebepleri biricik hedef haline getirmek.
 Riya Sevapları Yok Eder
             
Riya, gösteriş, desinler ve görsünler diye amel yapmak, davranışlarımızda yüzümüzü Allah'tan başkasına çevirmek, Allah'ın rızası olmayan bir işte Allah'tan başkasından takdir beklemek, amel ve davranışlarımızda Allah'ın rızasını gözetmemektir. Birisi dış görünüşte namaz kılıyor, ancak içinde o namazı Allah rızası için değil de gösteriş için kılıyor, işte bu bir çeşit şirktir. Sadece yapan kimse bunun farkındadır. Bazan Allah korusun, ameli yapanın kendisi dahi bunun farkında değildir. Allah için yaptığını zanneder, ama biraz derin düşündüğünde başka amaçların da kalbinde yer ettiğini görür.

İnsan bütün yapacaklarını sadece Allah rızası için, O'nun emirlerini yerine getirmek düşüncesiyle ve O'na itaat olsun diye yapmalıdır. Yani ihlâslı bir niyetle yerine getirmelidir. İhlâsla yapılmayan ibadetlerin ahirette hiçbir faydası olmaz. Riya, kesinlikle ihlâsla bağdaşmaz. Yüce Allah bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
 "Ey iman edenler! İnsanlara gösteriş için malını infak edip Allah'a ve ahiret gününe inanmayan kimse gibi, başa kakmak ve eziyet etmekle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hali, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının haline benzer ki ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş halinde bırakır"
 Demek ki riya, amellerin boşa çıkmasına sebep olmaktadır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), "Allah Teâlâ, içinde hardal tanesi ağırlığında riya bulunan bir ameli kabul etmez" buyuruyor.
 Bir kişi Resûlullah'a (s.a.v) geldi ve,
"Sevap ve şöhret kazanmak için savaşan kişi hakkında ne buyurursunuz, bu kişinin eline geçecek olan nedir?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular: "Onun eline geçecek olan hiçbir şeydir!” Sonra şöyle devam ettiler:“Allah Teâlâ ancak ihlâsla yapılan bir ameli, sadece kendi rızası gözetilerek yapılan işleri kabul buyurur."

Aslında riya, bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi, geceleyin yürüyen karıncanın ayak izi gibidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), riyayı küçük şirk olarak değerlendirmekte ve,

"Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir" diyerek, ümmetini riyadan şiddetle sakındırmaktadır. Ashâb-ı kirâm,

"Yâ Resûlallah, küçük şirk nedir?" diye sorduklarında, Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Riyadır (Yani başkalarına gösteriş için ibadet yapmaktır). Allah Teâlâ, kıyamet günü herkesin amelinin karşılığını verirken, insanlara gösteriş için ibadet yapanlara şöyle der: Dünyada kendileri için gösteriş yaptığınız kimselere gidin. Bakın bakalım onların yanında size verecekleri bir şey bulabiliyor musunuz?"

Şeddâd b. Evs (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a.v),
"Ümmetim hakkında iki şeyden korkuyorum: Gizli şirk ve şehvet" uyarısı üzerine,

"Ey Allah'ın Resûlü! Senden sonra ümmetin Allah'a ortak mı koşacak?" demiş, Hz. Peygamber de (s.a.v),

"Evet, ama onlar güneşe, aya, taşa ve puta tapmayacaklar. Fakat amelleri ile gösteriş yapacaklar" buyurmuştur.

İmam Ahmed, Şeddâd b. Evs'ten (r.a.) Hz. Peygamber'in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kim gösteriş olsun diye namaz kılarsa şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için oruç tutarsa şirk koşmuş olur. Kim gösteriş için sadaka verirse şirk koşmuş olur. Cenâb-ı Hak buyurur ki: Beni bir şeye ortak eden kişi için ben, en hayırlı bölüştürücüyüm. Amelin bütünü, azı da çoğu da ortak koştuğu ortağa aittir. Ben böylesi bir ortaklıktan (paylaşımdan) müstağniyim."
 Hz. Ömer, Muâz b. Cebel'i ağlarken gördüğünde ona,
"Niçin ağlıyorsun?" diye sordu. Oda, Hz. Peygamber'in kabrini göstererek şöyle cevap vermişti,
 "Şu kabrin sahibinden duyduğum söz" beni ağlatmaktadır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v), 'Riyanın en azı bile şirktir' buyurmuştu."
 Kıssa: Sen Namazı da Kazâ Et!...
 Zahid olarak bilinen fakat riyakâr olan biri, padişahın misafiri olmuştu. Sofraya oturduklarında, her zaman yediğinden daha az yedi. Namaza kalktıklarında her zamankinden daha yavaş kıldı. Padişahın, kendisini takdir etmesini istiyordu.

Evine dönünce sofra kurdurdu, yemek istedi. Anlayışlı bir oğlu vardı. Babasına,
"Sultanın ziyafetinde bir şey yemedin mi baba?" diye sordu. Baba,
 "Onların önünde ayıplamasınlar diye işe yarayacak kadar bir şey yemedim" dedi. Çocuk cevap verdi:
"Öyleyse baba sen namazı da kazâ et! Çünkü onu da işe yarayacak gibi kılmamışsındır!" 

Kıssa: Sevabını Git Komşundan Al!

Rivayet edilir ki yol kenarında evi bulunan bir adam, bir gün evinin bahçesine oturur ve kendi halinde normal ses tonuyla, Kur'ân-ı Kerîm okumaya başlar. Kur'an okurken karşı evdeki komşusunun, evinden dışarı çıktığını farkeder. Kur'an okuyan adam, komşusunu görünce sesinin biraz daha gürleştirip makam vererek daha güzel okumaya başlar. Bu hareketi ile ne kadar güzel Kur'an okuduğunu komşusuna duyurmak ister.

Tam o esnada havanın da sıcaklığından adamın içi geçer, göz kapakları kapanır, ağzından Kur'an âyetleri çıkmaz olur. Bu hal tam uyku ile uyanıklık arası bir haldir. Bir de ne görsün, mahşer yeri kurulmuş, insanların amelleri yüce Allah'a arzolunuyor. İnsanlar hesaba çekiliyor. Bu arada hesap sırası kendisine gelmiş, defteri eline verilmiş. Adam defterini bir solukta açıp bakmış ki dünyada ne yaptıysa hepsi orada yazılı.  Bugün bahçede okuduğu Kur'ân-ı Kerîm'den elde ettiği sevap bile yazılmış. Hatta o kadar detay var ki okuduğu âyetler işaretlenmiş, her bir harfin altlarına da onar sevap yazılmış. Bunlara bakarken bir şey dikkatini çekmiş. Okuduğu bazı âyetler amel olarak yazılmış; ama karşılığında sevap yazılmamış. Yakınında bulunan bir görevliye sormuş:

"Ben şu şu âyetleri de okumuştum, bir kısmının karşısına sevapları yazılmış, bir kısmının karşısına da yazılmamış. Birine yazılıp diğerine yazılmamasının nedeni nedir?" Görevli cevaben,
 "Bu defterde yanlışlık ve adaletsizlik olmaz. Yaptığın zerre kadar hayrı da şerri de bu defterde bulursun. Sen o âyetleri gerçekten Allah rızası için okudun mu?" der. Adam,
 "Evet, okudum" der. Görevli melek,
 "Peki, nasıl okudun?" diye sorar. O zat,
 "Ben o âyetleri komşum duysun ve takdir etsin diye biraz daha farklı ve sesli okudum" der. Bunun üzerine o zata denir ki:
 "Sen o âyetleri Allah için değil o zat için okumuşsun. Bu defterde Allah için yaptığın amellerin sevabını bulursun, başkası için yapılanları değil. Sen şimdi komşun güzel duysun diye okuduğun âyetlerin sevabını komşundan al."
 Adam tam o anda uyanır, gördüğü rüya aklını başına getirmiştir. Ne yaparsan yap, her şeyi Allah rızası için yap. Şimdi tövbe zamanıdır. Adam da bir daha geri dönmemek üzere tövbe eder.

 Nifak
 Nifak, "gizli yola girmek, ikiyüzlülük etmek, dininde olduğundan başka türlü görünmek, dışarıya içindekinin zıddını yansıtmak" demektir. Bu tür davranışlarda bulunan kimseye münafık denir. Münafık, kalbi ile iman etmediği halde birtakım çıkarları sebebiyle mümin olduğunu söyleyen kimsedir.

Hasan el-Basrî (rh.a), nifakı şöyle tanımlar: “İnsanın içiyle dışının aynı olmaması, sözüyle işinin birbirini tutmaması, bir kimsenin yanındayken gösterilen davranış ile, arkasından konulan tavrın farklı olmasıdır.”

Nifak, öyle kötü bir huydur ki, şeytanın kendisinden kaçtığı Hz. Ömer (r.a) bile, ondan korkmuştur. Ashab-ı Kiram, küfürden fazla nifaktan endişelenmiştir. “Nifaktan ancak mü’min olan korkar; münafık ise kendini tertemiz sanar” diyen alimlerimiz, bizleri bu ciddi bir tehlikeye karşı uyarıyorlar. Çünkü mesele, iman meselesidir.

İki Türlü Nifak Var
  İki türlü nifak vardır: Birincisi sahibini İslam'dan çıkarır. Bu nifak, Allah'ın dininde şüpheye düşmek ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dini reddetmekle olur. İkincisi ise; kulu İslam dairesinden çıkarmaz ancak imanızayıflatır, imanın gerçek zevkini giderir, onun nurunu söndürür, mümini imanın yüksek derecelerinden mahrum eder,  amelleri boşa çıkartır, kula ilahi gazabı çeker ve onu Allah’tan uzaklaştırır.

Gösteriş, yağcılık, halka karşı yapmacık tavırlara girmek, kendine hak adamı süsü vermek, dili ile tasdik ettiğine kalbi itiraz etmek, sözü ile işi birbirini tutmamak, kendisine yasak edilen şeylere ters hareket etmek, içi dışı başka olmak, zahirde insanların gördüğü yerlerdeki güzel işleri, tek başına kaldığı anlardakinden daha çok olmak gibi durumlar nifaktan sayılmıştır.

İbnu Ebi Müleyke (rh.a) şöyle demiştir: “Allah Resûlü’nün ashabından yüz otuz zata -diğer bir rivayete göre beş yüz kadar zata- yetiştim; hepsi de kendilerinde nifak bulunmasından endişe ediyorlardı.”

Allah Tealâ, Bakara Suresi’nin başlarında dört ayetle müslümanları, iki ayetle kâfirleri tanıtırken, münafıkların hallerini tam on üç ayetle göz önüne sermiştir. Bu, münafıkların müslümanlar için ne büyük bir tehlike olduğunu göstermektedir.

Amellerde olan nifak, imanla nifakın karışması, gerçekten inanan bir müslümanın münafıkların hallerine bulaşmasıdır. Böyle bir nifak insanı ebedi cehennemde bırakmaz. Ancak, terkedilmezse, sahibini bir müddet azapta bırakır. Bu nifak insanın manevi derecesini düşürür, sıddîklerden olmasını engeller. Genelde müslümanların içine düştüğü nifak işte budur.

En tehlikeli nifak alâmetlerini Rasulullah (s.a.v) Efendimiz şöyle açıklıyor: “Dört huy var ki, onlar kimde bulunursa o tam bir münafık olur. Bu huylardan birisi kendisinde bulunan kimse ise, o huyu terk edene kadar münafıklıktan bir huy taşımış olur. Bu huylar şunlardır: Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Kendisine bir şey emanet edilince ona hıyanet eder. Birisi ile çekişmeye girince hak yer, haddini aşar.”

Allah’a (c.c) ait (Zâtî) Sıfatları Başkalarına Vermek
 Bu sı­fatlar yalnızca yüce Allah'ın zatına ait olan, O'nu diğer varlıklardan ayıran ve zıt anlamları asla O'nun hakkında düşünülemeyen sıfatlardır. Yüce Allah, bu sıfatlarla di­ğer varlıklara benzemekten tenzih edilmektedir. Bu sı­fatlar diğer hiçbir varlıkta bulunmaz. Allah Tealâ’nın ilâhlığını O’nun dışındaki varlıklara taksim eden her anlayış şirktir.

Sebeplere Takılıp Allah’ı (c.c) Unutmak
İnsanı Allah Teâlâ yaratmıştır. İnsanda bulunan her nimet ve üstünlüğü de ona veren yine Allah'tır. İnsanlar ise bu hususta sadece birer vasıta ve sebeptir. Elbette insan çalışacak, bazı tedbir ve sebeplere başvuracak, fakat sonuç itibariyle her üstünlük ve nimeti Allah'tan bilecektir. Çünkü kâinatta Allah'ın izni ve yaratması olmadan hiçbir şey olmaz. Nitekim âyette şöyle buyruluyor:

"Doğrusu güldüren de, ağlatan da O'dur. Öldüren de, dirilten de O'dur. Şu bir gerçek ki, rahime atıldığında erkeği dişiyi iki eş yaratan O'dur. Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir. Şüphesiz zengin eden, sermaye veren de O'dur."
Evet, yediren de içiren de, zengin eden de, sermaye veren de kısacası her nimeti veren Allah'tır. Fakat insan, bu rızkını arayıp bulmak ve bunu meşrû yollardan elde etmek için sebeplerine yapışmakla yükümlüdür. İşte insan, her nimeti verenin Allah olduğunu kalben bilecek ve hiçbir vakit bunu unutmayacaktır.

 

Seyyid Abdülhakim Elhüseynî (k.s.) Hazretleri, “Efendim bize öyle bir vasiyette bulunun ki, dünya ve ahirette kurtuluşumuza vesile olsun” dendiğinde, şöyle cevap veriyor:
“Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz.”
 “Efendim, hürriyet ve iffet nedir?” diye sorulduğunda ise şöyle buyuruyor:
 “Hürriyet, Allah’tan başka hiç bir sebebe bağlanmamaktır. Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratana dayanmak ilk vazifedir, iffet ise, kendi nefsi veya başkası için değil; bütün söz, hareket, niyet ve amelde Allah için olmaktır.”

 Manevî terbiyenin hedefi şirk tehlikesinden kurtulup ihsan mertebesini kazanmaktır.

İhsan hali kalbin yüce Allah'ı görüyormuş gibi bir temizlik, safiyet, marifet ve muhabbet sahibi olması demektir. Bu hal manevî terbiyenin sonucu elde edilecek bir nimettir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v) kullukta en büyük hedef olan bu ihsan halini ve kalp safiyetini söyle tarif etmiştir: "İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu göremezsen de, O seni görmektedir."

Tasavvuf ehli, gizli açık bütün hallerinde edebe dikkat eder, kalbi takva nurları ile aydınlanır, nefsi bu nurların şuası altında yumuşar, uslanır, hakka kolayca itaat eder. Bu hâle ulaşan insan ihsan mertebesiyle şereflenir. Arifler buna müşahede hâli diyorlar. Bütün terbiye çeşitleri böyle bir sonucu elde etmek içindir.

İbadet, zikir, nefisle mücadele ve bütün hizmetler, gerçek tevhide ulaşmak için yapılır. Gerçek tevhid, kalpte yüce Allah'ın razı olmadığı hiçbir arzu, hedef, korku ve sevginin kalmamasıdır. Bu hâl, nasuh tövbesinin sonucu oluşacak bir irfan ve zevktir.

Rabbim bizleri her türlü şirkten ve kötü fiillerden korusun. Sadatlara hakiki bir sofi eylesin. Sadatların gönlüne girmeyi nasip etsin. Amin…

 

       
Hazırlayan : Bekir Aytaç
 

© Copyright 2017 | Sohbetleri Ve Kaynakları
««« www.fenafillah.com »»» sitesine aittir. Sohbet ve kaynaklar gerçek kaynaklardan kıyaslanmalıdır.
Gerçek kaynaklarının tespiti yapılmadan, sitemiz kaynak gösterilemez.